Hemşireyi görmezden geldiler. Ta ki dışarıdaki askeri araçlar ona “Hanımefendi” diye seslenene kadar

Görünmez Kahraman – Ankara Üniversitesi Hastanesi’nde Bir Pazartesi
1. Gri Sabahın Sessizliği
Ankara’nın ağır, kurşuni gökyüzü altında uyanan bir pazartesi sabahıydı. Şehrin bütün kasveti, üniversite hastanesinin enfeksiyon hastalıkları servisine de çökmüştü. Burası, şifanın dağıtıldığı bir yer olmaktan çok, unvanların ve apoletlerin çarpıştığı bir bürokrasi tapınağıydı. Koridorlarda temizlik görevlilerinin paspaslarından yayılan çamaşır suyu kokusu ile profesörlerin pahalı kolonyalarının kokusu birbirine karışıyor, hastane havasına mide bulandırıcı bir ağırlık katıyordu.
Bölüm başkanı Profesör Doktor Sinan Erguvan, servisin uzun koridorunda saat tam 08.30’da belirdi. Sinan Hoca, ellili yaşlarında, saçlarına özenle ak düşmüş, göbeğini önlüğünün düğmeleriyle zor zapt eden, yürüyüşünde hem akademik hem de siyasi kokteyllerin mağrur ritmini taşıyan bir adamdı. Arkasında beş asistan doktor, iki kıdemli uzman ve stajyerlerden oluşan bir kortej; onların en sonunda ise elinde metal kapaklı hasta dosyalarıyla hemşire Leyla Korkmaz geliyordu.
Leyla, otuzlu yaşlarda, yüzündeki ifadesizlikle yaşsız görünüyordu. Üzerindeki lacivert forma tertemizdi fakat hastane hiyerarşisinde görünmezlik anlamına geliyordu. O, bu tiyatronun dekoruydu; bir sandalye, serum askısı ya da pencere kenarındaki saksı kadar dikkat çekici değildi. Ancak Leyla’nın gözleri, Sinan Hoca’nın buğulu gözlük camlarının aksine, çevreyi bir kartalın av sahasını taradığı gibi tarıyordu. Detayları kaçırmıyordu.
2. Bir Siyasetçinin Hastalığı
Kortej, 4 numaralı özel odanın önünde durdu. İçeride yatan hasta, Ankara’nın siyasi kulislerinde tanınan nüfuzlu bir milletvekiliydi. Gece yüksek ateş ve titreme şikayetiyle yatırılmıştı. Sinan Hoca, kapıyı açıp içeri girdiğinde yüzüne sahte bir güven verici hekim gülümsemesi yerleştirdi.
“Günaydın vekilim,” dedi, elini sıkmadan havada bir jestle selamlayarak. “Nasıl hissediyoruz bu sabah? Ateşimiz düşmüş mü?”
Yatakta yatan adam terden sırılsıklam olmuş, çarşafların arasında titriyordu. Yüzü solgundu, dudakları morarmıştı. “Yanıyorum hoca,” diye inledi. “Kemiklerim kırılıyor sanki, gözlerim bulanık görüyor.”
Sinan Hoca, hastanın baş ucundaki monitöre şöyle bir baktı. Nabız 110, ateş 39. Asistanlarına döndü, hastaya dokunmaya bile tenezzül etmeden teşhisini koydu: “Klasik bir viral enfeksiyon tablosu. Mevsim geçişlerindeyiz, influenza A tipi muhtemelen. Vekilimizin bağışıklığı yoğun meclis temposunda düşmüş. Destekleyici tedaviye devam edelim. Geniş spektrumlu antibiyotik ve bol sıvı.”
Asistanlar başlarını sallayarak not aldılar. Kimse sorgulamadı, kimse hastanın boynundaki hafif şişliğe veya parmak uçlarındaki milimetrik kızarıklıklara bakmadı. Çünkü hoca konuşmuştu ve bilim hocanın dudakları arasındaydı.
3. Sessiz Bir İsyan
Leyla, yatağın diğer tarafında hastanın serumunu değiştirirken bir şey fark etti. Hastanın kolundaki damar yolu girişinin etrafında derinin altında ince örümcek ağına benzer siyahımsı bir çizgi vardı. Ve hastanın nefesi, aseton kokusuna benzer tatlı ama çürük bir koku yayıyordu. Leyla bu kokuyu yıllar önce görev yaptığı sınır ötesindeki bir sahra hastanesinden hatırlıyordu. Bu grip değildi. Bu, vücudu içeriden çürüten bir şeydi.
Leyla dosyanın kapağını kapattı. Sessizliği bozmaya karar verdi. “Hocam,” dedi, sesi alçak ama netti. Sinan Hoca reçetesini yazdırmaya devam ederken duraksadı. Başını çevirip Leyla’ya baktı. “Efendim?” dedi, sesinde şaşkınlık ve rahatsızlık.
“Hastanın parmak uçlarındaki peteşileri fark ettiniz mi?” diye sordu Leyla, hastanın elini işaret ederek. “Nefesindeki keton kokusu, lökosit değerleri düşerken trombositlerde ani bir çakılma var. Viral bir gripten ziyade hemorajik bir tabloya benziyor. Belki bir izolasyon prosedürü…”
Odada hava bir anda buz kesti. Asistanlar birbirine baktı, stajyerler nefeslerini tuttu. Bir hemşire bölüm başkanına teşhis mi öğretiyordu? Hem de hemorajik ateş gibi egzotik bir teşhisle!
Sinan Hoca’nın yüzündeki babacan gülümseme silindi, yerine akademik kibrin sert ifadesi geldi. “Hemşire hanım,” dedi, sesi o kadar soğuktu ki odadaki ateşli hastanın bile üşüdüğü hissedilebilirdi. “Siz tıp fakültesini ne zaman bitirdiniz?”
Leyla geri adım atmadı. “Sadece semptomlar uyumsuz hocam. Eğer bu bulaşıcı bir toksinse…”
“Yeter!” diye gürledi Sinan. “Burası senin komplo teorilerini dinleyeceğimiz bir senaryo atölyesi değil! Ben 30 yılımı bu mesleğe verdim. Bir grip vakasını Afrika’dan fırlamış bir veba senaryosuna çevirmene izin vermem. İşini yap. Senin işin benim yazdığım ilacı damara vermektir. İlacın ne olacağına karar vermek değil!”
Sinan Hoca Leyla’ya sırtını döndü. “Devam ediyoruz arkadaşlar. Vekil Bey’e sef reakon başlayın ve bu odanın havasını değiştirin. İçerisi cahil cesareti kokuyor.”
Kortej Sinan Hoca’nın önderliğinde odadan çıktı. Asistanlar Leyla’nın yanından geçerken ona acıyan veya alay eden bakışlar attılar. Leyla odada tek başına kaldı. Hastanın titremesi artmıştı. Leyla Sinan Hoca’nın yazdığı antibiyotiğe baktı. Bu ilaç hastanın kanını daha da sulandıracak ve iç kanamayı hızlandıracaktı. Sinan Hoca kibrinin gölgesinde aslında hastanın ölüm fermanını imzalamıştı.
Leyla cebinden küçük bir not defteri çıkardı. “08.40 – Teşhis reddedildi. Protokol ihlali başlıyor.” diye yazdı. Bu not hastane yönetimi için değil, birazdan arayacağı başka bir otorite içindi. Çünkü Ankara’da unvanlar konuşurdu ama ölüm sadece gerçeği dinlerdi.
4. Kriz Derinleşiyor
Öğleden sonra saat 14 sularında Ankara güneşi hastane pencerelerindeki stor perdelerin arasından sızarak 304 numaralı odadaki ağır metalik havayı daha da boğucu hale getirmişti. Odada artık sadece ter kokusu yoktu, sindirilmiş kanın paslı demir kokusu da eklenmişti. Vekil Bey’in durumu Sinan Hoca’nın basit grip teşhisinin üzerinden geçen 5 saat içinde dramatik bir hızla kötüleşmişti.
Yatağındaki adam artık inlemiyordu, bilinci bulanıklaşmış, yarı koma halindeydi. Cildindeki küçük kırmızı noktalar, peteşiler birleşerek morarmış haritalara dönüşmüştü. Leyla monitördeki aritmik kalp atışlarını izliyordu. Odanın köşesinde Sinan Hoca’nın nöbetçi olarak bıraktığı çömez asistan doktor Emre, elindeki telefonla oynuyor, arada bir hastaya tiksintiyle bakıyordu.
Aniden hastanın göğsü şiddetle kasıldı. Vekil Bey boğulur gibi bir ses çıkardı ve başını yana çevirerek kustu. Ancak çıkan şey mide öz suyu değil, kahve telvesi görünümünde pıhtılaşmış siyahımsı bir kandı. Hematemez…
Emre panikle yerinden sıçradı. “Aman Allah’ım, bu kan mı?” dedi. Beyaz önlüğüne sıçramasından korktuğu için hastaya yaklaşmıyordu bile. Leyla ise istifini bozmadı. “İç kanama başladı. Mide mukozası dökülüyor. Trombozlar damarları tıkıyor. Doktor Bey, Sinan hocayı arayın. Durum kritik.”
Emre titreyen elleriyle telefona sarıldı ama sonra durdu. “Hoca şu an dekanla yemekte. Beni azarlar. Basit bir mide kanaması için rahatsız etmeyin demişti. Belki sadece ülseri vardır.”
Leyla Emre’ye baktı. Bu çocuk bir insanın ölümünü izliyordu ama hala hocasının fırçasından korkuyordu. Otoriteye itaat yaşam içgüdüsünden daha baskındı. Modern tıbbın trajedisi buydu.
“Ülser değil,” dedi Leyla. “Konjonktival kanama var. Göz akları kan doluyor. Bu sistemik bir çöküş.” Emre donup kalmıştı. Karar veremiyordu. Leyla daha fazla zaman kaybedemezdi. Hastane laboratuvarına kan gönderse sonuçların çıkması en az iki saat sürerdi ve o sonuçlar çıktığında bu kattaki herkes enfekte olmuş olabilirdi.
“Ben hastayı temizleyeceğim,” dedi Leyla Emre’ye arkasını dönerek. “Siz dışarı çıkıp temiz çarşaf isteyin.” Emre, itaat etmenin rahatlığıyla sorumluluktan kaçarak odadan fırladı.
Leyla yalnız kaldı. Hemen cebinden bir enjektör çıkardı. Hastanın kolundaki damar yolundan değil, doğrudan yeni bir damardan taze ve kontamine olmamış 5 cc kan çekti. Enjektörü üniformasının cebine sakladı, hızla odayı düzenledi ve dışarı çıktı.
5. Gerçek Kahraman Ortaya Çıkıyor
Personel soyunma odası koridorun sonundaydı. Leyla kendi dolabını açtı. En altta yedek kıyafetlerinin altında sıradan bir ilk yardım çantası gibi görünen, üzerinde herhangi bir marka logosu bulunmayan mat siyah bir kutu vardı. Bu kutu Sağlık Bakanlığı envanterinde yoktu. NATO standartlarında sahra görevleri için özel üretilmiş bir biyolojik ajan hızlı tespit kitiydi. Leyla’nın eski hayatından kalan bir yadigar.
Kutuyu açtı. İçinde farklı kodlar – Antrax, Ebola, Marburg, TJF – yazan test şeritleri ve küçük tüplerde reaktif sıvılar vardı. Eldivenlerini değiştirdi, cebindeki kanı reaktif sıvının içine damlattı, çalkaladı. Sıvı bulanık kırmızıdan berrak maviye döndü. Leyla bu karışımı test kasetinin üzerine damlattı. Beklemesi gerekiyordu. 3 dakika.
O üç dakika boyunca soyunma odasındaki saatin tik takları Leyla’nın zihninde bir geri sayım sayacı gibi işledi. Dışarıda hayat normal akışında devam ediyordu. Kimse 304 numaralı odadaki o gripli hastanın aslında yürüyen bir biyolojik bomba olduğunu bilmiyordu.
Test kasetinde ikinci çizgi belirdi. Koyu kırmızı bir çizgi. Kod: viral hemorajik ateş. Varyant: tanımsız. Leyla derin bir nefes verdi. Bu basit bir Kırım Kongo kanamalı ateşi değildi. Varyant U, laboratuvar ortamında modifiye edilmiş, bulaşıcılığı artırılmış sentetik bir patojendi. Bu hasta bir milletvekiliydi. Bu bir hastalık değil, bir suikast girişimiydi ve biyolojik bir saldırıydı.
Leyla test kasetini sızdırmaz bir torbaya koydu. Dolabını kilitledi. Şimdi önünde iki seçenek vardı: Birincisi Sinan Hoca’ya gitmek, ki hoca bu testi onaysız ve illegal olduğu için reddedecek, Leyla’yı yetkisini aşmakla suçlayacak ve belki de delili yok edecekti. İkincisi, hiyerarşiyi, bürokrasiyi ve kendi kariyerini yakmak pahasına gerçek otoriteyi çağırmak.
Leyla cebinden telefonunu çıkardı. Rehberde yıllardır aramadığı en altta duran o numarayı buldu. İsim yoktu. Sadece bir kod: Kartal. Arama tuşuna bastı.
“Dinliyorum,” dedi karşı taraftan metalik, duygusuz bir ses.
“Kod kırmızı,” dedi Leyla. “Konum Ankara Merkez Üniversite Hastanesi. Patojen tespit edildi. Sivil otorite yetersiz. Müdahale gerekiyor.”
Hat kesildi. Bu sessizlik yaklaşan fırtınanın sesiydi.
6. Karantina Operasyonu
Koridora döndüğünde Sinan Hoca’nın yemekten döndüğünü gördü. Yüzü gülüyordu. Kürdanla dişlerini karıştırıyordu. Leyla ona acıyan bir bakışla baktı. Çünkü Sinan Hoca birazdan kendi krallığının başına yıkılacağını bilmiyordu.
Saat 14:45. Koridordaki hayat monoton ritminde akmaya devam ediyordu. Asistan doktorlar nöbet listelerini tartışıyor, temizlik personeli yerdeki hayali lekeleri siliyor, hasta yakınları ziyaret saatini bekliyordu. Felaket kapıyı çalarken insanlar hala perdelerin rengini tartışıyordu.
Ana girişe bakan devasa cam duvarın önünde bir tıp öğrencisinin şaşkın mırıltısıyla hastanede huzur bozuldu. “Hocam şuraya bir bakar mısınız?” Sinan Hoca kahvesini bırakmadan cama doğru yürüdü. Diğer doktorlar da onu takip etti. Leyla bakmasına gerek yoktu. Ne göreceklerini biliyordu.
Aşağıda hastanenin ana nizamiyesine giden bulvarda Ankara’nın meşhur trafiği kesilmişti. Yolun her iki ucunda mat siyah, plakası veya logosu olmayan devasa SUV’ler çaprazlamasına park etmişti. Arkalarından askeri kamyonlar belirdi. Bunlar şehirde görülen jandarma araçları değildi; tam donanımlı zırhlı personel taşıyıcılardı.
Zırhlı araçlardan inen figürler simsiyah taktik kıyafetler giymiş, yüzleri kar maskeli, ellerinde MP5 ve piyade tüfekleri olan adamlar hastanenin çevresini bir örümcek ağı gibi sarmaya başladılar. Koşmuyor, bağırmıyor, siren çalmıyorlardı. Sadece yürüyor ve konum alıyorlardı. Bu sessizlik siren sesinden çok daha korkutucuydu.
Girişleri kapatıyorlardı. Ambulans kapısına bariyer kuruluyordu. Sinan Hoca’nın yüzündeki akademik kibre ilk kez ilkel bir korku gölgesi düştü. Ama egosu, durumu hala kendi lehine yorumlamaya çalışıyordu. “Herhalde bir terör ihbarı var. Vekil Bey burada, bizi korumaya geldiler. Ama haber vermemeleri büyük saygısızlık. Ben başhekimi arayayım.”
Sinan Hoca telefonunu çıkardı. Ekranı kaydırdı. “Hat düştü,” dedi. “Servis yok. Sizin telefonlar çekiyor mu?” Odadaki herkes ceplerine sarıldı. “Benimki de çekmiyor hocam. WiFi gitmiş. WhatsApp mesajları gitmiyor. Acil aramalar bile çalışmıyor.” Leyla bankonun arkasından bu panik halini izliyordu. Jammer… Sinyal kesiciler devreye girmişti. Hastane şu an itibariyle dünyanın geri kalanından koparılmış izole bir adaya dönüşmüştü.
7. Gücün Gerçek Sahibi
Sinan Hoca öfkeye sarıldı. “Biri aşağı insin!” diye bağırdı asistanlarına. “Gidin sorun şunlara. Kim bunlar? Kimden emir alıyorlar? Benim hastanemi benden izinsiz kuşatamazlar. Ben Profesör Doktor Sinan Erguvan’ım!”
Kimse kıpırdamadı. O siyah namluların karşısında Sinan Hoca’nın unvanları kağıttan bir kule gibiydi. Leyla bankonun arkasından çıktı. “Ben inerim hocam,” dedi. Sinan Hoca şaşkınlıkla baktı. “Sen mi?” “Evet,” dedi Leyla. “Birinin sorması lazım değil mi? Belki bir hemşireye ateş etmezler.”
Asansörlere doğru yürüdü. Asansörün aynasında kendine baktı. Saçını düzeltti, formanın yakasını ilikledi. Birazdan kapılar açıldığında o artık Sinan Hoca’nın görünmez hemşiresi olmayacaktı.
Kapılar kapanırken dışarıdaki askeri botların mermer zeminde çıkardığı o ritmik ve sert sesler duyulmaya başlamıştı bile. Rap rap rap. Bu ses Sinan Hoca’nın krallığının bitiş marşıydı.
Hastanenin zemin katındaki devasa otomatik kapılar açıldığında içeri giren şey Ankara’nın kuru ayazı değil, saf bir korkuydu. Lobide bekleyen hasta yakınları, bankodaki sekreterler ve asansörden inen Sinan Hoca kapıdan giren o siyah dalgayı nefeslerini tutarak izlediler.
İçeri girenler insanlıktan çıkmış gibi görünen figürlerdi. En önde üzerinde KBRRN, kimyasal, biyolojik, radyolojik, nükleer yazılı siyah taktik yelekler, yüzlerinde gaz maskeleri ve ellerinde MP5 makineli tabancalarla 10 kişilik bir özel harekat timi vardı. Adımları mermer zeminde birer balyoz gibi yankılanıyordu.
Sinan Hoca, Team’in önüne doğru atıldı. “Durun!” diye bağırdı. “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Burası bir hastane. Silahla giremezsiniz.” Team’in en önündeki adam Binbaşı Demir durmadı. Sinan Hocayı omzunun ucuyla hafifçe kenara itti. Sinan Hoca dengesini kaybedip resepsiyon bankosuna çarptı. “Bana dokunamazsınız!” diye haykırdı.
Binbaşı Demir lobinin ortasında durdu. Elini havaya kaldırdı. Arkasındaki dokuz asker aynı anda robotik bir senkronizasyonla durdu ve çevre emniyeti alarak namlularını dışarıya çevirdi. Binbaşı elindeki cihazla ortamdaki havayı ölçtü. Sonra maskesindeki konuşma diyaframını açtı.
“Burası artık tıbbi karantina bölgesi,” dedi Binbaşı. “Giriş çıkışlar yasaklandı. İtiraz edenler ulusal güvenliği tehdit suçundan etkisiz hale getirilecek.”
Binbaşı Demir lobiyi taramaya başladı. “Komutan nerede?” diye sordu. Sinan Hoca şaşırdı. “Komutan mı? Ne komutanı? Burası kışla değil beyefendi. Buranın en yetkili kişisi benim!”
O an asansörlerin olduğu köşeden sessiz bir figür öne çıktı. Üzerinde hala o soluk mavi hemşire forması vardı. Leyla Korkmaz, kalabalığı yararak askeri timin önüne doğru yürüdü.
Sinan Hoca Leyla’yı görünce sinirle güldü. “Sen ne yapıyorsun orada?” diye bağırdı. “Çekil ayak altından kızım. Adamlar terörist gibi bastı hastaneyi. Git bana su getir, tansiyonum düştü.”
Leyla Sinan Hocaya bakmadı. Binbaşı Demir’in tam karşısında durdu. Aralarında iki metre mesafe vardı. Lobideki herkes nefesini tutmuş bu çılgın hemşirenin ne yapacağını bekliyordu. Ama binbaşı bağırmadı. Binbaşı Demir karşısındaki mavi formalı kadını görünce topuklarını birbirine sertçe vurdu. Şak! Ve binbaşı elini şakana götürerek kusursuz bir asker selamı verdi. Arkasındaki dokuz asker de aynı anda selama durdu.
“Bin başım,” dedi Demir. “Tim emrinizde komutanım. Çevre güvenliği alındı. Karantina protokolü başlatıldı.”
Sinan Hoca’nın ağzı açık kaldı. Elindeki porselen kupa yere düştü. “Komutanım mı?” diye fısıldadı Sinan. Kime diyor?
Leyla yavaşça elini kaldırdı ve selama karşılık verdi. O mavi hemşire forması o an bir general üniformasından daha heybetli görünüyordu. Yüzündeki silik ifade gitmişti; yerine yıllarca cephede biyolojik saldırıların gölgesinde pişmiş çelik gibi bir subayın ifadesi gelmişti.
“Rahat Demir,” dedi Leyla. “Durum sandığımızdan kötü. Varyant U 304 numaralı odada. Sivil personelin ihmali yüzünden yayılma riski %90.”
Leyla başını yavaşça çevirdi ve yerde kırık kupasına bakan Sinan hocaya döndü. “Profesör,” dedi Leyla, “az önce bana su getirmemi emretmiştiniz.”
Sinan kekeledi. “Ben… bilmiyordum… Siz…”
“Ben Yarbay Leyla Korkmaz,” dedi Leyla üzerine basarak. “TSK Tıbbi Savunma ve Biyolojik Savaş Dairesi. Şu an benim operasyon sahamda benim hastamı yanlış tedavi ederek ulusal güvenliği tehlikeye attınız.”
Leyla binbaşı Demir’e döndü. “Binbaşı, bu sivili ve ekibini karantina çadırına alın. Ayak altında dolaşmasınlar ve profesöre bir paspas verin. Kırdığı kupayı temizlesin. Hijyen önemli.”
Binbaşı Demir, “Emredersiniz komutanım,” diye gürledi. İki asker Sinan Hoca’nın kollarına girdi. O mağrur profesör, şimdi iki askerin arasında sürüklenen bir hiçti. Leyla maskesini takmak için uzatılan çantayı aldı. “İş başına,” dedi ve hastane gerçek sahibinin eline geçti.
8. Kibrin Çöküşü
Lobi, Sinan Hoca’nın iki asker arasında sürüklenerek götürülmesinin ardından ağır bir sessizliğe gömülmüştü. Az önce hemşire Leyla olarak bildikleri o silik figür şimdi bir yarbay olarak elindeki KBRN maskesini yüzüne geçiriyor ve Ankara’nın en prestijli hastanesini bir askeri üsse çeviriyordu.
Binbaşı Demir Leyla’nın yanından ayrılmıyordu. Giriş çıkışlar mühürlendi. “Negatif basınçlı çadırlar kuruldu. Antidot sevkiyatı yolda,” dedi Demir.
Leyla maskesinin ardından boğuk ama net bir sesle cevap verdi. “Güzel. Üçüncü katı tamamen boşaltın. Havalandırma sistemini manuel moda alın. Filtreleri kapatın. O virüs hava yoluyla yayılırsa Ankara’yı kaybederiz.”
Bu emirler bir hemşirenin değil, bir stratejistin zihninden çıkıyordu. Leyla asansörlere doğru yürürken lobide donup kalmış olan diğer doktorların ve hemşirelerin yanından geçti. İnsanlar unvanlara taparlardı ama güce itaat ederlerdi.
Sabah Leyla’ya “çayımı tazeledin mi?” diye soran asistan Doktor Emre, şimdi Leyla geçerken duvara yapışmış gözlerini kaçırıyordu. Baş hemşire Leyla’nın gözlerinin içine bakmaya cesaret edemeyerek titriyordu. Hepsinin zihninde aynı soru yankılanıyordu: “Biz kime emretmişiz Leyla?”
Asansöre bindiğinde arkasına bakmadı. Onlar sadece operasyon sahasındaki sivil unsurlardı. Önemsizdiler.
9. Savaşın Sonu ve Hesaplaşma
Hastanenin bahçesine kurulan sarı renkli karantina çadırının içinde Profesör Doktor Sinan Erguvan plastik bir sandalyede oturuyordu. Üzerindeki beyaz önlük buruşmuştu. Boynundaki stetoskop artık bir otorite sembolü değil, boynuna dolanmış bir ip gibi duruyordu. Sinan ellerine baktı. Hala titriyorlardı. “Ben bu ülkenin en iyi enfeksiyon uzmanıyım. Nasıl bilemedim? Nasıl göremedim?” Ama asıl sorusu şu oldu: “O kadın nasıl benden üstün olabilir?”
Çadırın şeffaf penceresinden hastane binasına baktı. Üçüncü katın pencerelerinde hareketlilik vardı. Siyah giyimli askerler ve koruyucu tulumlu uzmanlar odaya girip çıkıyordu ve hepsini yöneten o mavi formalı figür Leyla.
Sinan Hoca hayatında ilk kez kitabi bilgi ile saha tecrübesi arasındaki devasa uçurumu görüyordu. O virüsleri mikroskop altında incelemişti. Leyla ise onlarla cephede savaşmıştı.
304 numaralı odada ise savaşın en sıcak anı yaşanıyordu. Leyla odaya girdiğinde hasta vekil bey koma halindeydi. Solunumu yüzeyselleşmişti. Damar yolu patlamıştı. “Trombositler sıfıra inmiş. Kan pıhtılaşmıyor,” dedi Leyla. Yanındaki askeri sıhhiye uzmanına döndü. “Merkezden gelen serumu hazırla. Faktör 7 ve Antidot X karışımı hemen.”
Leyla damar yolunu bulmak için hastanın kolunu tuttu. Damarlar çökmüştü. Cebinden bir neşter çıkardı. Sentral yol açacağım. Juguler ven boyun damarından giriş yapmak. Bu uzman doktorların bile çekindiği bir işlemdi. Ama Leyla bir ressamın fırçası gibi tuttu neşteri. Kateteri yerleştirdi, serumu bağladı. Monitördeki çizgiler kaotikti. Bir dakika, iki dakika. Sessizlik sadece monitörün bip bip sesi ve dışarıdaki helikopterin pallerinin sesi.
Leyla hastanın yüzüne baktı. Morluklar hala oradaydı ama solunumu derinleşmeye başlamıştı. “Dönüyor,” dedi Leyla. “Vücut yanıt veriyor.”
O sırada kapı açıldı. Binbaşı Demir girdi. “Komutanım, Ankara valisi ve sağlık bakanı hatta sizinle görüşmek istiyorlar. Durum hakkında bilgi talep ediyorlar.”
Leyla hastanın nabzını son kez kontrol etti. “Stabil,” dedi. “Bakana söyle, operasyon tamamlandı. Tehdit izole edildi. Ancak buradaki sivil yönetimin ihmali hakkında raporumu bizzat Genelkurmay’a sunacağım.”
Demir hafifçe gülümsedi. “Emredersiniz komutanım. Peki yaş profesör çadırda bekliyor. Ne yapalım?”
“Bırakın beklesin,” dedi Leyla. “Karantina süresi 48 saat. O çadırda o plastik sandalyede oturup düşünsün. Belki bir dahaki sefere karşısındakinin üniformasına değil söylediklerine bakar.”
Leyla odadan çıktı. Koridorda sabah ona dosyaları taşı diyen asistanlarla karşılaştı. Hepsi duvara dizilmiş esas duruşta bekliyorlardı. Leyla onlara bakmadı bile. “Bir hiç olmak çok üzücüdür ama bir hiç olduğunu bilmemek daha da kötüdür.” Onlar Leyla’nın hiç olduğunu sanmışlardı. Şimdi ise kendi hiçlikleriyle baş başaydılar.
10. Yeni Bir Sabah
48 saat süren boğucu, gergin ve ölüm kokan karantina, çarşamba sabahının ilk ışıklarıyla sona erdi. Hastanenin etrafını saran siyah zırhlı araçlar motorlarını çalıştırıp geri çekilmeye başladığında Ankara’nın gri gökyüzü bile biraz olsun açılmış gibiydi. Ancak hastanenin içinde hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Duvarlar aynıydı, mermerler aynıydı ama o koridorlarda yankılanan dokunulmazlık efsanesi yerle bir olmuştu. Enfeksiyon hastalıkları servisinin pencerelerinden bakan asistanlar bahçedeki sarı karantina çadırının fermuarının açılmasını izliyordu. İçeriden çıkan Profesör Doktor Sinan Erguvan iki gün önceki o mağrur adam değildi. Üzerindeki beyaz önlük kırışmış, lekelenmiş ve omuzlarından sarkmıştı. Sakalları uzamış, gözlerinin altı çökmüştü. Çadırın kapısında onu bir üniversite rektörlüğüne ait siyah bir makam aracı bekliyordu. Ama bu araç onu onurlandırmak için değil, görevden el çektirildiğini tebliğ etmek ve idari soruşturma için götürmek üzere gelmişti.
Sinan Hoca arabaya binerken başını kaldırıp üçüncü katın penceresine baktı. O pencerede Leyla’yı görmeyi bekledi. Belki bir zafer işareti yapan, belki gülen bir Leyla. Ama pencere boştu. Çünkü Yarbay Leyla Korkmaz için Sinan Erguvan yenilmesi gereken bir düşman değil, sadece etkisiz hale getirilmiş bir engeldi ve engeller aşıldıktan sonra arkaya bakılmazdı.
Lobiye indiğimizde hastane personeli iki sıra halinde dizilmişti. Kimse onlara dizilin dememişti. Bu saf gücün yarattığı doğal saygı duruşuydu. Asansör kapısı açıldı. Leyla dışarı çıktı. Üzerinde artık o soluk mavi hemşire forması yoktu. Siyah bir kargo pantolon, boğazlı bir kazak ve askeri botlar giymişti. Omzunda rütbe olmamasına rağmen yürüyüşündeki otorite tüm apoletlerden daha parlaktı. Yanında binbaşı Demir yürüyordu. Demir Leyla’nın elindeki tanı kiti olan çantayı taşıyordu.
Leyla lobinin ortasından geçerken adımları yavaşladı. Baş hemşireyle göz göze geldi. Kadın titreyerek başını öne eğdi. Leyla durmadı, bir şey söylemedi. Sessizlik en büyük cezaydı. Onlara bağırsa onları muhatap almış olurdu. Onları görmezden gelmek ise varoluşlarını reddetmekti.
Tam çıkış kapısına geldiklerinde arkadan nefes nefese bir ses duyuldu. “Leyla Hanım, yani komutanım…” Bu, asistan doktor Emre’ydi. Genç çocuk yüzünde samimi bir pişmanlık ve utançla koşuyordu.
Leyla durdu ve yavaşça arkasına döndü. “Efendim doktor?” dedi. Sesi nötürdü.
Emre yutkundu. “Biz özür dileriz. Sizi dinlemediğimiz için… Odayı havalandırmamızı istediğinizde eğer sizi dinlemeseydik hepimiz ölmüştük.”
Leyla: “Sadece siz değil, aileniz, bu şehir… Varyant U şaka değildir doktor.”
Emre başını eğdi. “Biliyorum. Sadece… neden söylemediniz? Yani kim olduğunuzu baştan söyleseydiniz?”
Leyla acı bir tebessümle gülümsedi. “Eğer üniformam olmadan sözüme değer vermiyorsanız doktor, o zaman bilime değil kostümlere saygı duyuyorsunuz demektir. Gerçek bir hekim üzerindekine bakmaksızın doğruyu söyleyen herkesi dinler. Temizlikçiyi de, öğrenciyi de, hemşireyi de.”
Leyla Emre’ye doğru bir adım attı. “O diplomayı duvara asmak için değil, insanı yaşatmak için aldığını hatırla ve bir daha asla bir insanın rütbesine bakarak zekasını küçümseme.”
Leyla arkasını döndü. Otomatik kapılar açıldı. Dışarıdaki soğuk ama temiz hava yüzüne çarptı. Kapının önünde askeri bir konvoy onu bekliyordu. Binbaşı Demir aracın kapısını açtı. “Gidiyor muyuz komutanım?”
“Gidiyoruz Demir,” dedi Leyla. “Buradaki işimiz bitti. Hasta taburcu, virüs imha, ego karantinada.”
Leyla araca bindi. Konvoy hareket etti. Arkadaki hastane binası küçüldü, küçüldü ve Ankara’nın gri siluetinde kayboldu.
Hastane içinde hayat normale dönmeye başladı. Telefonlar tekrar çekiyordu. Asansörler çalışıyordu ama bir farkla; artık o koridorlarda kimse hemşirelere veya temizlikçilere görünmez muamelesi yapamıyordu. Çünkü her baktıkları yüzde gizli bir Leyla olma ihtimalini görüyorlardı.
Sinan Hoca’nın odası boşaltılmıştı. Masasının üzerindeki isimlik çöpe atılmıştı. Yerine yeni bir bölüm başkanı atanacaktı. Ama o odanın duvarlarına sinmiş olan utanç kokusu en güçlü dezenfektanla bile çıkmayacaktı.
Flober’in Madam Bowari’de dediği gibi: “Söz bir yuvarlanan silindir gibi duyguları ezer geçer.” Leyla’nın sessizliği de bu hastanenin kibrini ezmişti. Geriye ne bir kahramanlık destanı ne de bir aşk hikayesi kaldı. Sadece duvarda asılı duran ve artık herkesin dikkatle okuduğu o Hipokrat yemini kaldı.
Ve bir de otoparkta yankılanan o son cümle: “Hanımefendi değil, komutanım.”
Son:
Etiketin değil niteliğin kazandığı bir hikaye… Unutmayın, karşınızdaki insanın kim olduğunu üzerindeki kıyafetten değil, gözlerindeki ışıktan anlarsınız. Görünmez sandığınız o kahramanlar, en kritik anda devleşir. Gerçekler rütbe sormaz.