Zorbalar engelli Denizciyi aşağıladı. Genç Hemşire imkansızı yaptı!

Cam Avizelerin Altında Gıcırdayan Vicdan
İstanbul’un o kendini hiç uyumayan bir canlı gibi taşıyan caddelerinden birinde, gün öğleye doğru ağır ağır koyulaşırken, kaldırımların üzerinde acele adımlar, vitrin camlarında kırık dökük yansımalar, havada egzozla karışmış pahalı parfüm kokuları dolaşıyordu. Şehrin kalbi denilen yer bazen gerçekten kalp gibi çalışırdı: Durmadan atar, durmadan kan pompalar, ama kimsenin birbirinin yüzüne bakacak vakti olmazdı. İnsanın göğsünde taşıdığı kalp başka bir şeydi; o kalp bazen avizelerin altında bile üşürdü.
Caddenin köşesinde, eski bir hanın restore edilip “butik” diye cilalandığı binanın giriş katında, camları pırıl pırıl parlatılmış, kapısında siyah takım elbiseli bir görevli duran bir lokanta vardı. Kapının üstünde yabancı bir kelime, altına küçük harflerle Türkçesi yazılmış: sanki kendi diline bile çekinerek yaklaşıyordu. İçeride çatal bıçak tınıları kristal bardakların şıngırtısına karışıyor, kahkahalar bir masadan diğerine atlayıp duruyor, garsonlar ince bir telaşla süzülüyordu.
Lokantanın içi, şehrin dışarıdaki gürültüsünden kaçmış insanların “seçkin” sessizliğiyle dolu değildi; aksine, gösterişli bir gürültü vardı. Beyler gömlek yakalarını bir tık fazla açık bırakmış, konuşurken cümlelerine yabancı kelimeler serpiştiriyor; hanımlar çantalarını masanın yanına koyarken bile bileklerini sergiliyor, yüzlerindeki gülümseme bile “ben buraya aitim” diye bağırıyordu. Her şey düzenliydi: masa örtülerinin kırışığı bile bir dekor parçası gibi duruyordu.
Tam o sırada kapı açıldı.
Dışarıdan içeri bir anlık serinlik, bir sokak rüzgârı, bir “gerçek” girdi. Kapının eşiğinde beliren silüet, içerideki bu cilalı dünyaya hiç yakışmıyordu. Yirmi altı yaşlarında, yüzü güneşte kararmış, bakışları fazla sakin bir genç adamdı. Üzerinde rengi hafif solmuş ama ütüsü bıçak gibi bir üniforma vardı. Üniforma eski değildi; yaşanmıştı. Göğsündeki arma, lokantanın avizelerinden daha sahici parlıyordu.
Ama herkesin dikkatini çeken şey üniforma olmadı.
Yürüyüşüydü.
Gıcır… tak.
Gıcır… tak.
Sağ kolunun altında bir değnek, sol bacağının yerinde diz altından başlayan metal ve karbon karışımı bir protez. Her adımda, lokantanın “nazik” seslerini yaran o metalik tını, kristallerin şıngırtısını bastırıyor; içerideki gevşek neşenin üstüne bir gölge gibi düşüyordu. İnsanların bakışları, “bakmıyor gibi” yaparak ona yöneliyordu. Bir kısmı göz ucuyla süzüyor, bir kısmı rahatsız olup hemen telefonuna dönüyor, bir kısmı ise sanki o genci görmezden gelirse vicdanın da görmezden geleceğine inanıyordu.
Gencin adı Murat idi.
Murat, üç ay önce bir gece operasyonunda, denizin üstünde siyah bir örtü gibi duran dalgaların arasında, bir botun içindeki arkadaşlarını korurken bacağını kaybetmişti. O anı kimseye uzun uzun anlatmıyordu. Zaten bazı şeyler anlatılınca küçülür; bazı acılar kelimeye dökülünce kabalaşır. Murat, acıyı içine gömmeyi öğrenmişti. O gece bir “kahramanlık” masalı değildi onun için: görevdi. Görev bitmişti, bedel kalmıştı.
Kapının yanında duran görevli bir an tereddüt etti. “Buyurun” demeyi unuttu sanki. Sonra bir adım kenara çekildi. Murat, kendisine yol verilmiş olmasını bir lütuf saymadı; zaten lütuf bekleyen biri değildi. Boş bulduğu kenar masaya yöneldi. Her adımında protez, kesik bacak ucunu sanki yeniden kesiyormuş gibi yakıyor; ama Murat’ın yüzünde tek bir kıpırtı olmuyordu. İnsanın yüzü bazen bir haritadır; Murat’ın yüzünde savaşı gösteren çizgiler değil, savaştan sonra da ayakta kalmayı gösteren bir sessizlik vardı.
Masasına oturdu. Değneğini masanın kenarına dayadı. Protez bacağını azıcık uzattı. Derin bir nefes aldı.
O nefes, içeri giren rüzgârın bıraktığı boşluğu doldurur gibi oldu.
Fakat rüzgâr her şeyi temizleyemezdi.
Pencere kenarında, lokantanın “en güzel” masasını tutmuş iki genç adam vardı. Birinin ceketi İtalyan kesim, saçı jöleyle sabitlenmiş; diğerinin bileğinde pahalı bir saat, masada ters çevrilmiş bir araba anahtarı… Üzerlerinden “ben bu şehrin en rahat yerinde büyüdüm” kokusu geliyordu. Hayatlarında hiç bir karakolun soğuğunu görmemiş, hiç bir nöbetin uykusuzluğunu tatmamışlardı. Başlarına gelen en büyük kriz, telefonlarının şarjının bitmesiydi belki.
Adları Cem ve Baran.
Cem, Murat’ı görür görmez arkadaşına eğildi. Sesini fazla alçaltmadı; çünkü bazı insanlar, başkasını incitmenin bile bir ayrıcalık olduğuna inanır.
“Şuna bak,” dedi. “Mekâna… nasıl diyeyim… upgrade gelmiş.”
Baran güldü. Şarabından bir yudum aldı, sanki ağzındaki tat onu daha cesur yapmış gibi.
“Ya abi,” dedi, “ses yapıyor. O yürüyüşe bak… robot gibi. Garson çağırıp yağ mı istesek?”
Kahkahaları masalar arasında küçük bir yangın gibi yayıldı. Bir iki kişi gülümsedi; gülümseyenlerin çoğu, aslında “ben de sizdenim” demek için gülümsüyordu. Kimi rahatsız oldu ama başını çevirdi. Kimi “aman bana bulaşmasın” diye içindeki itirazı boğdu. Sessizlik, bazen en gürültülü suç ortaklığıdır.
Murat duydu.
Elbette duydu. O kulaklar, denizde patlayan bir flaş bombasının yankısını duymuştu. Bu kahkahaları mı duymayacaktı? Ama Murat başını çevirmedi. Bazı bakışlar, karşısındakini büyütür. Murat, onların küçüklüğünü büyütmek istemedi.
Garson yaklaştı. Yüzünde mekanik bir gülümseme.
“Ne alırdınız?”
Murat menüye bakmadı bile. Sanki menüye bakmak bile bu lokantayla pazarlık etmekti.
“Bir çorba,” dedi. “Ne varsa.”
Garson, “Mercimek var,” diye cevap verdi, sesinde sanki “başka bir şey de isteme” iması.
“Olur.”
Çorba geldi. Porselen kasenin buharı Murat’ın yüzüne vurunca, bir an annesinin mutfağı geldi aklına: sobanın üstünde kaynayan tencere, pencereden giren köy rüzgârı, annesinin “için ısınsın” deyişi… O görüntü bir saniye sürdü. Çünkü yan masadan gelen ses, o sıcaklığı bıçak gibi kesti.
Cem, bu sefer ayağa kalktı. Masanın etrafından dolaşır gibi yaptı, ama rotası Murat’ın masasıydı. Murat’ın üstüne eğildi. Parfüm kokusu, Murat’ın burnuna bir saldırı gibi doldu.
“Afiyet olsun asker,” dedi Cem. “Ama bakıyorum da… çorbayla mı doyuyorsunuz? Devlet size maaş veriyor ya… bari et falan?”
Baran masadan, kahkaha atar gibi “Abi et pahalı” diye bağırdı.
Murat kaşığı kasede bıraktı. Başını yavaşça kaldırdı. Cem’in gözlerinin içine baktı. O bakış, “dövüş” bakışı değildi. O bakış, “sen hiç utanmadın mı?” bakışıydı. İnsan bazen yumruk yemekten korkmaz; utanmaktan korkar. Cem’in yüzünde bir anlık tereddüt belirdi. Fakat tereddüt, onun karakterine yakışmıyordu. Hemen kendini toparladı. Alay, onun zırhıydı.
“Ne oldu?” dedi Cem. “Rahatsız mı oldun?”
Murat’ın sesi kısık çıktı ama çelik gibiydi.
“Rahatsız oldum,” dedi. “Ama senden değil. Senden rahatsız olmak için sana değer vermem gerekir.”
Lokantada bir-iki kişi nefesini tuttu. Bu cümle, pahalı tabakların arasında beklenmedik bir tokat gibi yankılandı. Cem’in yüzü kızardı. İnsanın yüzü bazen ateşle değil, küçük düşmeyle kızarır.
“Bana bak,” dedi Cem, sesi sertleşti. “Burası… senin yerin değil. İnsanların huzurunu bozma.”
Murat hafifçe gülümsedi. O gülümseme acıydı.
“Huzur,” dedi. “İyi kelime. Huzur, bazen birinin bedel ödemesiyle olur. Ben de o bedeli ödedim.”
Cem, Murat’ın değneğine baktı. O değnek, bir insanın dengesi, ayakta kalma hakkıydı. Cem’in gözlerinde, “ben bunu da yaparım” diyen bir karanlık gezindi. Eğildi, değneğe doğru uzandı.
Ve o an…
Arka masalardan birinde oturan yaşlı bir adam, gazetesini yavaşça indirdi. Bastonuna iki eliyle dayandı. Yüzünde yılların çizgisi vardı; ama çizgiler yorgunluk değil, disiplin taşıyordu. Gözleri, “ben bu tür insanları çok gördüm” der gibiydi. Onun adı Süleyman Bey idi. Emekli bir astsubay… ya da belki daha fazlası; ama rütbe, bu şehirde çoğu zaman görünmezdi.
Kapının yakınında, mavi üniformalı bir kadın da ayağa kalkmıştı. Saçları topuz, yüzü solgun ama gözleri diri. Boynunda hastane kartı asılıydı: Acil Servis Hemşiresi Elif. Lokantaya tesadüfen girmişti; belki bir nöbet çıkışı, belki bir kısa mola… Ama o an tesadüf, yerini kaderin ağır adımına bıraktı.
Cem değneği itmeye kalktı.
“Şaka yapıyorum ya,” dedi, ama o “şaka”nın içinde kötülük vardı.
Değnek bir anda kaydı. Murat, refleksle tutunmak istedi ama protez bacağının tabanı mermer zeminde kaydı. Sandalye yana devrildi. Murat yere düştü—gürültülü değil, ağır bir düşüşle. Yere düşerken bile elleriyle başını değil, göğsündeki armayı korudu. İnsan bazen kendini değil, temsil ettiği şeyi korur.
Lokantanın ortasına bir “güm” oturdu.
Bir anlık sessizlik oldu.
İşte o sessizlik, şehirdeki en pahalı şeydi. Çünkü herkes biliyordu: Bu yaşanan, bir adamın düşmesi değildi. Bir vicdanın düşmesiydi. Bir toplumun kendini imtihan etmesiydi.
Cem geri çekildi, sanki yaptığı şeyin büyüklüğüyle ilk kez yüzleşmiş gibi. Ama hemen yüzüne tekrar alay oturttu.
“Ne oldu?” dedi. “Bozuldu mu sistem?”
Baran kahkaha attı. “Servis çağırın abi,” diye bağırdı.
Murat yerde, dişlerini sıktı. Protezin bağlantı yerinden ince bir gıcırtı geldi; canı yanıyordu. Ama “ah” demedi. Çünkü acıyı göstermek, onun için zayıflık değildi—fakat acıyı alay edenlerin önüne sermek istemiyordu.
Tam o sırada Elif, koşar adımlarla Murat’ın yanına geldi. Diz çöktü. Değneği yerden aldı. Murat’a uzattı.
“Tut,” dedi. “Kalk.”
Murat’ın gözleri Elif’in gözleriyle buluştu. Orada acıma yoktu. Orada “ben seni insan yerine koyuyorum” saygısı vardı.
Murat, Elif’in uzattığı eli tuttu. Elif’in eli küçük ama kararlıydı. Murat, dişlerini sıkarak ayağa kalktı. Protez sızladı. Dizinin içi titredi. Ama kalktı.
Cem, bu sahneyi görünce daha da sinirlendi. Çünkü zorba, yalnız kaldığında cesurdur; karşısında direniş görünce kudurur.
“Sen kimsin?” diye Elif’e bağırdı. “Kadın başına karışma!”
Elif ayağa kalktı. Murat’ın önüne geçti. Sanki bir siper gibi.
“Karışırım,” dedi. “Çünkü bu adamın yarası benim işim. Senin kötülüğün de benim işim. Acilde her gün senin gibi kendini büyük sananların bıraktığı izleri temizliyorum.”
Cem bir adım atıp Elif’e yaklaşınca, lokantanın arka masasında oturan Süleyman Bey bastonunu yere vurdu.
Tak.
Ses küçük ama kesindi. Sanki “buraya kadar” dedi.
Süleyman Bey ağır ağır ayağa kalktı. Yürüyüşü yavaştı ama iradesi hızlıydı. Cem’in yanına geldi. Genç adamın bileğini tuttu—sert değil; kesin. Bir insanın hareketini durduran değil, niyetini kıran bir tutuş.
“İndir elini,” dedi Süleyman Bey, sesi düşük ama ürkütücü. “Bir kadına el kalkmaz.”
Cem, yaşlı adamı küçümser gibi baktı.
“Sen de kimsin?” dedi. “Burası sizin kahvehane mi?”
Süleyman Bey’in gözleri kısıldı.
“Ben,” dedi, “bu memleketin senden daha yaşlı bir borcuyum.”
Bu cümle, havaya bırakılmış bir ağırlık gibi masaların üstüne çöktü. Cem, bileğini kurtarmaya çalıştı; olmadı. Süleyman Bey’in eli, yılların tuttuğu silah kadar kararlıydı.
Baran hemen araya girdi. “Abi boş ver,” dedi fısıldayarak. “Uzatma.”
Ama Cem’in gururu, aklını gömmüştü. Cebinden telefonunu çıkardı. Ekranı parlaktı; vicdanı karanlık.
“Bittiniz,” dedi. “Babamı arıyorum. Bu mekânı da sizi de…”
Süleyman Bey hafifçe başını eğdi.
“Ara,” dedi. “Ama önce şunu bil: Babanın gücü varsa bile, bu yaptığını temizleyecek sabunu yok.”
Cem aradı. Telefonu kulağına götürdü, sesi mağdur bir çocuğun sızlanmasına döndü.
“Baba,” dedi. “Bana saldırdılar. Bir tane sakat vardı, bir de kadın… bir de yaşlı adam… Beni rezil ettiler.”
Lokantadaki insanlar nefesini tuttu. “Şimdi para konuşacak,” diye düşündü çoğu. Çünkü şehirde her şeyin fiyatı vardı sanıyorlardı.
Telefonun diğer ucundan kalın bir erkek sesi geldi: “Kim o? Ne oluyor?”
Cem telefonu Süleyman Bey’e uzattı. “Al konuş,” dedi kibirle. “Görürsün.”
Süleyman Bey telefonu aldı. Kulağına götürmedi. Hoparlörü açtı. Böylece herkes duydu.
Süleyman Bey sakin konuştu:
“Sayın beyefendi,” dedi. “Oğlunuz biraz önce bir gaziyi aşağılayıp değneğini iterek yere düşürdü. Üstüne hemşire bir hanıma bağırdı. Ben de buna engel oldum.”
Telefondaki ses önce sertti:
“Ne gazisiymiş! Ne hemşiresiymiş! Oğluma dokunanın…”
Süleyman Bey’in sesi değişmedi. Ama bir isim söyledi. O isim, telefonun içindeki sesi susturdu.
“Ben Süleyman Karaca,” dedi. “Emekli başçavuş. Şu an yanımda yerde düşen kişi, Murat Yalçın. Deniz operasyonunda bacağını kaybetti. Belki haberlerde gördünüz. Belki de görmezden geldiniz.”
Telefonun ucunda bir sessizlik oldu. Sonra aynı ses, bu sefer daha düşük çıktı.
“Süleyman… abi?” dedi adam. “Sen misin?”
Süleyman Bey, gözlerini Cem’den ayırmadan konuştu:
“Evet. Benim. Ve oğlun, benim karşımda, bir gaziyi ‘sakat’ diyerek aşağıladı.”
Telefondaki adamın tonu kırıldı. Bir anda öfke çekildi, yerine panik geldi.
“Cem!” diye bağırdı telefondan. “Ne yaptın sen! O adam… o adam…”
Süleyman Bey sözünü tamamladı:
“O adam, senin oğlunun bugün burada rahatça oturmasının sebebidir. Şimdi oğluna söyleyeceğim: Ya özür diler, ya da bu şehirdeki en pahalı koltukların bile onu ayakta tutamayacağını öğrenir.”
Cem’in yüzü bembeyaz oldu. Baran, sandalyesinde küçüldü. Lokanta sahibinin bile dudakları titredi. Çünkü güç denen şey, bazen paradan değil; hatırdan, geçmişten, onurdan gelirdi.
Telefondan adam tekrar bağırdı:
“Cem! Derhal özür dileyeceksin! Hemen! Yoksa… yoksa ben seni evlatlıktan reddederim!”
Bu cümle, Cem’in içindeki bütün kibri bir anda söndürdü. Telefon kapandı. Hoparlörden gelen “dııt” sesi, lokantanın avizelerinden daha net yankılandı.
Cem bir adım geri attı. Sanki zeminin altı boşalmıştı. Az önce kendini dev gibi hisseden adam, şimdi ceketinin içinde kaybolmuş bir çocuk gibiydi. Gözleri doldu; bu gözyaşı pişmanlıktan mıydı, yoksa gücün elinden alınmasının korkusundan mı, ayırmak zordu.
Süleyman Bey telefonu masaya bıraktı.
“Şimdi,” dedi. “Özrün, bana değil.”
Cem başını eğdi. Murat’a baktı. Murat dimdik duruyordu; ama dimdik duran her şey kırılmaz sanmayın—bazı şeyler dimdik durarak daha çok acır.
Cem’in dudakları titredi.
“Özür dilerim,” dedi.
Murat cevap vermedi. Bir süre sustu. O susuş, tokattan ağırdı.
Sonra Murat yavaşça konuştu:
“Özrün,” dedi, “benim düşmeme değil. Ben düşmeyi bilirim. Benim düştüğüm yerler mermer değil; dalgadır, karanlıktır, kanattır. Özrün, senin insanlığının düştüğüne.”
Cem başını kaldırmadı. Çünkü insan bazen göz göze gelmeye dayanamaz.
Elif, Murat’ın koluna hafifçe dokundu. O dokunuş, “yalnız değilsin” demenin sessiz dilidir.
Lokanta sahibi nihayet kendine geldi. Hızla geldi, yüzü kıpkırmızı.
“Affedin,” dedi. “Çok özür… Biz… müdahale edemedik.”
Murat ona baktı. Yorgun bir tebessümle:
“Korku bulaşıcıdır,” dedi. “Ama cesaret de öyle. Bugün cesareti bir hemşire gösterdi. Siz de bundan payınızı alın.”
Lokantanın içindeki insanlar, sanki aynı anda uyanmış gibi kıpırdandı. Bir kadın çantasını bıraktı, ayağa kalktı. Sonra bir adam. Sonra bir başkası. Utanç, insanı bazen ayağa kaldırır. Ve o an, biri alkışlamaya başladı.
Önce tek bir alkış. Sonra iki. Sonra masaların arasından yayılan bir dalga. Alkış, pahalı şaraplara değil; bir insanın onuruna, bir kadının cesaretine, bir yaşlının vefasına yükseldi.
Murat, alkıştan utanır gibi başını çevirdi. Çünkü o alkış, ona değil; geç kalmış bir vicdana çalıyordu.
Süleyman Bey bastonunu eline aldı. Elif’e baktı.
“Evladım,” dedi, “nöbetin var mı?”
Elif başını salladı. “Bir saat sonra,” dedi. “Ama…”
Murat, cümleyi tamamladı:
“Ama bazı nöbetler,” dedi, “hastanede tutulmaz.”
Elif gülümsedi. Gülümsemesi yorgundu ama gerçekti.
Murat, değneğini sağlamca kavradı. Protezinin bağlantısını düzeltti. Gıcır… tak. Bu sefer o ses, lokantanın içinde bir utanç değil; bir hatırlatma gibiydi.
Üçü birlikte kapıya yürüdü. Dışarıda İstanbul, her zamanki gibi kalabalıktı. İnsanlar koşuyor, arabalar korna çalıyor, vitrinler ışıldıyordu. Şehir hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Şehir böyleydi: büyük bir kalabalık, küçük bir hafıza.
Kapıdan çıkarken güneş, Murat’ın protezine vurdu. Metal parladı. Ama o parıltı, lüks bir gösteriş parıltısı değildi; bir bedelin parıltısıydı.
Süleyman Bey durdu. Murat’a döndü. Elini, asker selamı gibi kaldırmadı; çünkü rütbe gösterisi yapmıyordu. Ama başını eğdi. Saygıyla.
“İyi ki varsın,” dedi.
Murat gözlerini kaçırdı. Çünkü bazı sözler, insanın boğazına düğüm olur.
Elif de Murat’a baktı.
“Yarın,” dedi, “acilde yine bir sürü insan göreceğim. Kırılan kemikler, kesilen parmaklar, düşen tansiyonlar… Ama bugün şunu gördüm: En çok kırılan şey, insanın içi. Onu da bazen bir cümleyle sarıyorsun.”
Murat nefes aldı.
“Ben cümle kurmayı iyi bilmem,” dedi. “Ben görev yapmayı bilirim.”
Elif’in sesi yumuşadı:
“Bugün görevini yaptın,” dedi. “Sadece denizde değil. Bu şehirde.”
Üçü yürümeye devam etti. Arkalarında cam avizelerin altında kalan lokanta, sanki daha küçük görünüyordu artık. İçerideki insanlar masalarına geri dönmüşlerdi; ama artık aynı rahatlıkla yiyemiyorlardı. Çünkü bir lokma, bazen boğaza vicdan gibi takılır.
Murat’ın adımları caddede yankılandı.
Gıcır… tak.
Gıcır… tak.
Bu sefer o ses, bir utanç tokadı değil; bir hatırlatma marşıydı: Bir toplumun şerefi, en parlak vitrinlerde değil, en sessiz yaralarda taşınır.