Eski Asker – Kadına Vuran Eli Gördü – Ve Kırk Tonluk Adaletini Konuşturdu

Eski Asker – Kadına Vuran Eli Gördü – Ve Kırk Tonluk Adaletini Konuşturdu

..

ÇELİĞİN SESSİZLİĞİ: BİR İSTİHKAMCININ ONURU

Bölüm 1: Cehennemin Ortasında Bir Kaya

Batı Afrika’nın kalbinde, Mali’de güneş sadece aydınlatmaz; adeta her şeyi eritmek isterdi. Termometrelerin 50 dereceyi gösterdiği o öğle saatlerinde, Birleşmiş Milletler kampındaki her milletten asker klimalı konteynerlerine çekilmişti. Ancak teknik alanın beton avlusunda, cılız bir akasya ağacının gölgesinde bir karaltı duruyordu.

Bu, İstihkam Üsteğmen Ali Kaya’ydı. Timindeki arkadaşları ona cüssesi yüzünden değil, bir kaya gibi sarsılmaz duruşu yüzünden “Ali Kaya” derlerdi. Ali, üzerinde sadece solmuş bir kamuflaj pantolonu ve ayağında memleketinden getirdiği o meşhur sarı plastik terliklerle yere çömelmişti. Elinde pürüzsüz bir dere taşı, önünde ise bir istihkam küreği vardı.

Hışır… Hışır… Hışır…

Ali, küreğini biliyordu. Bir kuyumcu titizliğiyle, her bir sürtüşte çeliğin ağzını ustura gibi keskinleştiriyordu. Bir mayın imha uzmanı için kürek sadece bir kazma aleti değildi; o, yaşamla ölüm arasındaki incecik çizgiydi.

Eski Asker - Kadına Vuran Eli Gördü - Ve Kırk Tonluk Adaletini Konuşturdu -  YouTube

Tam o sırada kampın ana kapısından devasa bir gürültü yükseldi. İngiliz Kraliyet Ordusu’na ait 20 tonluk zırhlı “Mastiff” araçları, ortalığı toz duman ederek avluya daldı. Konvoyun başında duran araçtan, devasa cüssesi ve kızıl sakallarıyla Yüzbaşı McGregor indi. Arkasından ise tüm kampın “Demir Lady” olarak bildiği Albay Catherine Wallace belirdi. Catherine, 1.85’lik boyu, mermer gibi soğuk güzelliği ve Batı’nın teknolojik üstünlüğüne duyduğu kibirli inancıyla adeta toprağa basmıyor, onu eziyordu.

McGregor, Ali’nin önündeki su kovasına çarpıp suyu her yere sıçrattığında Ali sadece başını kaldırdı. O bakışta öfke yoktu; sadece bir dağın durgunluğu vardı. McGregor, “Bu cüce burada dileniyor mu?” diyerek kahkaha attığında, Albay Catherine araya girdi. Ali’yi süzdü ve o meşhur, aşağılayıcı cümlesini kurdu:

“Şuna bak McGregor, Türkiye’nin ‘seçkin’ askeri bu mu? Sanırım burada yeterince protein yok, sert bir nefes alsak uçup gidecek.”

Ali tek kelime etmedi. Sadece küreğini suya daldırdı ve işine devam etti. Sessizliği, kibirli İngilizleri daha da sinirlendirmişti. Ancak Ali biliyordu: Boş teneke çok ses çıkarırdı.

Bölüm 2: Yemekhanedeki Savaş İlanı

O akşam sahra yemekhanesinde hava, dışarıdaki sıcaktan daha boğucuydu. Türk timi, bir köşede memleketten getirdikleri pirinçle yaptıkları pilavı ve taze naneli cacığı yiyordu. Ali Kaya, nasırlı elleriyle kaşığı tutarken, vatan hasretini o bir kase cacıkla dindirmeye çalışıyordu.

Birden, pahalı bir Fransız parfümünün kokusu yemekhanenin ağır havasını yardı. Albay Catherine ve SAS ekibi içeri girdi. Catherine, dost doğru Türklerin masasına yürüdü. Cacık kasesine bakıp yüzünü buruşturdu:

“Bu beyaz şey de ne? Kanalizasyon atığına benziyor. Siz bununla mı hayatta kalıyorsunuz?”

Deli İbrahim Onbaşı yerinden fırlayacak gibi oldu ama Ali’nin eli onun omzuna bir balyoz gibi indi. Ali, çay bardağından bir yudum aldı ve ağır ağır konuştu:

“Albay, biz burada moda şovu yapmıyoruz. Bu yemek bizi mayın tarlasında zinde tutar. Sizin süt ve tereyağı kokan kaslarınız fırtınada çabuk kırılır; ama bizim bozkır sazlığımız eğilir ama asla kopmaz.”

Catherine, bu ufak tefek adamdan gelen bu beklenmedik dirençle iyice küstahlaştı. Cebinden bir İngiliz sterlini çıkardı ve Ali’nin çay bardağının yanına, metal masanın üzerine tiz bir sesle fırlattı:

“Aferin bücür, dilin epey keskinmiş. Al bu parayı da kendine şeker alırsın. Ama dürüst olalım; Türk erkekleri hep bu kadar mı olur?”

Yemekhanede zaman durdu. Herkes bir patlama beklerken, Ali Kaya yavaşça o metali aldı ve göğüs cebine, Türk bayrağının tam üzerine yerleştirdi. “Madem fırtına istiyorsun Albay,” dedi fısıltıyla, “Yarın sabah 5’te sahada ol. Bakalım o sazlık ne kadar sertmiş.”

Bölüm 3: 24 Saatlik Geri Sayım

Ertesi sabah saat 05:00’te spor sahası projektörlerle aydınlatılmıştı. McGregor 150 kiloluk halterleri kaldırıyor, Catherine ise bir kum torbasını tekmeleriyle parçalıyordu. Ali Kaya ise oraya resmi geçit törenine gider gibi, düğmeleri ilikli üniforması ve eski tip bez postallarıyla geldi.

Egzersizler bittiğinde Catherine, Ali ile dalga geçmeye hazırlanıyordu ki, üssün acil durum sirenleri çalmaya başladı. Telsizlerden panik dolu sesler yükseldi. Birleşmiş Milletler’in lojistik konvoyu, “Ölüm Vadisi” olarak bilinen bölgede pusuya düşürülmüş ve en önemlisi, yolun her iki tarafı da yeni tip, yüksek teknolojili İED’lerle (el yapımı patlayıcı) döşenmişti. İngilizlerin gelişmiş sinyal kesicileri ve robotları, bölgenin yoğun manyetik kumları yüzünden devre dışı kalmıştı.

Görev, İstihkam Timi’nindi. Catherine, kendi SAS ekibini ve en modern cihazlarını yanına alarak operasyona dahil oldu. Ali Kaya ise sadece o bilediği küreğini ve kulak memesine takılı bir toplu iğneyi yanına aldı.

Bölüm 4: Ölüm Vadisinde Bir Dev

Vadiye vardıklarında manzara korkunçtu. Bir kamyon yanmış, diğerleri ise milimetrik hesaplanmış bir mayın kapanının ortasında kalmıştı. Catherine’in “ejderha” dediği robotu, toprağa iner inmez kısa devre yapmıştı.

“Giriş imkansız!” diye bağırdı Catherine telsizden. “Hava desteği ve ağır tarama cihazları beklemeliyiz.”

Ali Kaya, Catherine’e baktı. Göğüs cebindeki sterlini çıkarıp kadının önüne attı. “Bu paranın hakkını verme vakti Albay,” dedi ve araçtan indi.

Catherine şaşkınlıkla bağırdı: “Deli misin? Elinde hiçbir teknoloji yok! Orada en az altı farklı tipte bubi tuzağı var.”

Ali Kaya cevap vermedi. Sarı plastik terliklerini çıkarmış, yerine o eski postallarını giymişti ama şimdi onları da çıkardı. Çıplak ayaklarıyla toprağa bastı. “Toprağı hissetmeyen, mayını göremez,” diye mırıldandı.

Sadece bir kürek ve bir toplu iğneyle, ölüme doğru yürümeye başladı. Kalabalık bir sessizlik içinde onu izliyordu. Ali, dizlerinin üzerine çöktü. Toprak gibi müşfik bakan gözleri, şimdi bir kartalınki kadar keskinleşmişti. Küreğini toprağa o kadar nazikçe sokuyordu ki, sanki bir bebeği uyandırmaktan korkuyordu.

Bir saat, iki saat, üç saat geçti… Ali, güneşin altında terden sırılsıklam olmuştu ama elleri bir cerrahınkinden daha sabitti. Catherine, Mastiff’in güvenli gölgesinden izlerken titriyordu. Ali’nin “bücür” dediği elleri, İngilizlerin “en modern sensörlerin bile algılayamadığı” dediği İtalyan yapımı plastik mayınları tek tek bulup etkisiz hale getiriyordu.

Tam o sırada bir ses duyuldu: Tık.

Ali durdu. Bir anlığına tüm dünya sustu. Ali’nin bastığı toprak hafifçe çökmüştü. Bu bir “S-Mine” yani sıçrayan mayındı. Ayağını çektiği an mayın havaya fırlayacak ve 30 metre çapındaki her şeyi yok edecekti.

Catherine araçtan fırladı: “Ali! Hareket etme! Kurtarma ekibi çağırıyorum!”

Ali gülümsedi. “Gerek yok Albay. Sadece İbrahim’e söyle, çayı demli koysun.”

Ali, cebindeki toplu iğneyi çıkardı. Milimetrik bir hareketle, mayının ateşleme iğnesinin arasına o küçük iğneyi yerleştirdi. Küreğiyle baskı uygulayarak düzeneği kilitledi. O an, o ufak tefek adamın karşısında ölüm bile boyun eğmişti.

Bölüm 5: Diz Çöküş

Operasyon bittiğinde, konvoy güvenli bir şekilde kurtarılmıştı. Ali Kaya, toz toprak içinde, ayakları kanayarak ve yorgunluktan bitap düşmüş bir halde ana kampa döndü.

Barakasına girmek üzereyken arkasında bir gölge belirdi. Bu Albay Catherine Wallace’tı. Ama o kibirli kadından eser kalmamıştı. Catherine, Ali’nin önünde durdu. Gözleri yaşlıydı. 24 saat önce “Türk erkeği bu mu?” diyerek aşağıladığı adam, bugün onun ve onlarca askerin hayatını kurtarmıştı.

Catherine, ağır ağır dizlerinin üzerine çöktü. Ali’nin tozlu postallarının önünde başını eğdi. Elinde, Ali’nin o gün masaya bıraktığı sterlin vardı.

“Özür dilerim,” dedi sesi titreyerek. “Biz sadece büyük silahlara ve büyük bedenlere inanmışız. Ama ben bugün gerçek gücün ne olduğunu gördüm. O sazlık… fırtınayı dize getirdi.”

Ali Kaya, kadına baktı. Cebinden o parayı tekrar aldı, Catherine’in avucuna koydu. “Paranı geri al Albay,” dedi vakur bir sesle. “Türk askeri onurunu parayla satmaz, merhametini de parayla göstermez. Bizim boyumuz toprağa yakındır, çünkü biz toprağın altındaki ölümü de üstündeki vatanı da en iyi biz biliriz.”

Son

O gün Mali üssünde hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İngiliz askerleri artık Türk barakalarının önünden geçerken selam vermeden geçmiyordu. Ve Albay Catherine Wallace, odasının duvarına bir fotoğraf astı: Tozlar içinde, elinde eski bir istihkam küreğiyle güneşin altında devleşen ufak tefek bir Türk askerinin fotoğrafı.

Çünkü dünya o gün bir kez daha öğrenmişti: Aslanın büyüklüğü cüssesinde değil, yüreğindeki sarsılmaz iradedeydi.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News