Oğlumun karısı evimin kilitlerini değiştirdi. Ertesi sabah eşyalarını çimenlikte buldu.
.
.
Makbule, anahtarın dişlerini avucunun içinde evirip çevirdiğinde ilk hissettiği şey öfke olmadı. Öfke, insanın kendini hâlâ güçlü hissettiği anlarda gelir. O an gelen şey, daha ağır ve daha sessizdi: inanamayış. Nisan sonu olmasına rağmen Sapanca dönüşü tenine işleyen o keskin soğuk, sanki havadan değil de kapının önündeki gerçeğin içinden üflüyordu. Bir hafta sonu… sadece bir hafta sonu. Eski dostu Nur’un yanına gitmiş, “Pazar öğlen dönerim” diye tezgâhın üstüne not bırakmıştı. Ne dram, ne kavga. Bir aileye yakışan kadar basit bir cümle. Bir evin içinde hâlâ yerinin olduğuna inanan bir kadının cümlesi.
Kapıyı çevirdi. Olmadı. Bir daha çevirdi. Olmadı. Anahtar, kilitte dönmek yerine utançla geri tükürülüyormuş gibi hissedildi. Makbule önce bir yanlışlık aradı; insanın beyni bazen ihaneti doğrudan kabul etmez, önce “mantıklı” bir açıklama ister. Belki hırsız girmişti, belki güvenlik için değiştirmişlerdi… Sonra kapı kolunun yanındaki minik beyaz etiketi gördü. “Güven Kilit Montaj.” Altında tarih ve saat: Cuma 15.15. Cuma günü… Makbule’nin Sapanca’ya gidişinden sadece bir gün sonra.
Zile bastı. Bekledi. Ses yok. Kapıyı tıklattı. Zili daha sert bastı. Yine yok. O an evin bütün tanıdık ayrıntıları gözünün içine sokulur gibi belirdi; eşiğin dibinde iskelete dönmüş ortancalar, posta kutusunun kenarındaki eski göçük, yamulmuş paspasın üstündeki “Evim güzel evim” yazısı… Hepsi, “Burası senin” diye bağırıyor, içeriden gelen o tok sessizlik ise “Değil” diyordu.

Ahmet’i aradı. Dört kez çaldı, sonra telesekreter. Makbule’nin sesi, kendisini sakin göstermeye çalışan insanların sesi gibi çıktı: “Ahmet, annem ben. Nur’dan döndüm. İçeri giremiyorum. Kilitler değişmiş. Eminim bir yanlışlık olmuştur. Lütfen beni ara.” Cümle, bir annenin hâlâ oğluna “yanlış anlaşılma” hakkı tanıyan son yumuşaklığıydı. Telefona baktı; mesaj yok, arama yok. Arabanın içine oturduğunda elleri titriyordu. Soğuktan değil, gerçeğin insanın içini yavaşça oymasından.
Mahallede bir tur attı. Kendini, “Belki süt almaya gitmiştir” gibi aptal tesellilerle oyaladı. Sonra geri döndüğünde arabayı gördü. O gıcır gıcır siyah lüks araç, garaj yolunda gururla duruyordu. Makbule’nin iki yıl önce sıkıştıklarında yardım ettiği, Ahmet’in “Anne, bunu sonunda alabildik” diye sevinerek anlattığı araba. Demek içerideydiler. Demek ses duymamak, duymamaktan değil, duymak istememektenmiş.
Kapıya tekrar gitti, bir daha bastı, bir daha vurdu. Yine yok. İşte o an, bir tokat gibi değil, soğuk suyun kemiklere işlemesi gibi anladı: Bu bir kaza değil, bir karardı. Ve acının en incitici tarafı, Semra’nın bunu yapması değildi; Ahmet’in buna izin vermesiydi.
Ağlamadı. Keşke ağlayabilseydi, keşke gözyaşı bir şeyleri boşaltıp hafifletseydi. Ama bazı ihanetler gözyaşına bile izin vermez; insanın içini kurutur. Makbule arabanın içine döndü. İki sokak öteye park etti. Gidecek yeri yoktu. Nur iki saatlik yoldaydı; ona anlatacak gücü yoktu. O gece şoför koltuğunda uyumaya çalıştı. Dizleri kaskatı kesildi, boynu tutuldu. Gece iki gibi bir benzin istasyonuna gidip tuvalet buldu; soru sorulmasın diye istemediği bir kahve satın aldı. Kasiyer çocuk torunu yaşındaydı, nazikçe gülümsedi. Makbule sırf biri onu “gördü” diye orada neredeyse ağlayacaktı.
Sabah altıda tekrar evin yakınına geldi. Gökyüzü pembe ve turuncunun hüzünlü bir karışımıydı. Çimenlerin üstünde çiy taneleri parlıyordu. Sonra evin ışıkları yandı. Makbule ön camın arkasından izledi. Semra, ipek sabahlığıyla balkona çıktı. Elinde geçen yıl Makbule’nin hediye ettiği, üstünde “evin sultanı” yazan kupa vardı. Kupadan bir yudum aldı, bahçeye baktı, sonra içeri kayboldu. Semra’nın yüzünde ne panik vardı ne çekinme. Sanki o evde her şey zaten olması gerektiği gibiydi.
Makbule o an, telefonuna bile dokunmadan uzaklaştı. Ama kaçmıyordu. Bir karar vermişti. Kendini yıllardır susturan, “Ahmet üzülmesin” diye biriktirdiği her küçük kırıntı, bir sabahın içinde keskinleşip tek bir cümleye dönüşmüştü: Ben bu evde yok sayılmayacağım.
Küçük evdi o. Üç oda, bir salon, alçak tavanlar… Ama Makbule için dünyadan daha büyüktü; çünkü içine bir ömür sığmıştı. Güngör’le 1974’te, kucaklarında küçücük bir çocukla peşinatı zor denkleştirip almışlardı. O evde Ahmet’in ilk adımı vardı, ilk kelimesi vardı. Güngör o balkonda hayata veda etmişti; Makbule elinde kızarmış ekmekle çıkmış, ters giden bir şey olduğunu anladığında artık çok geç olmuştu. O gün, evin içine bir sessizlik çökmüştü. Makbule o sessizliği tek başına yıllarca taşımıştı.
Sonra Ahmet arayıp “köprü” demişti. “Sadece birkaç hafta, belki birkaç ay.” demişti. Makbule tereddüt etmişti ama “bize çok yardımcı olursun” cümlesi onu eritmişti. Oğlunun zor durumda olduğunu düşündüğünde, bir anne kendini ikinci plana atmayı neredeyse doğal sayar. Semra o gün dört bavulla, iki elbise çantasıyla ve Makbule’nin evinde asacak yer bulamadığı dev bir televizyonla gelmişti. Daha ilk akşam Makbule’nin evlilik albümünü koridordaki dolabın dibinde bulmuştu. Ahmet “daha yaşanabilir hale getirmeye çalışıyor” diyerek geçiştirmişti. Makbule, “Burası zaten yaşanabilirdi” demişti ama kimse duymamıştı.
Küçük şeylerle başlamıştı her şey. Kahve makinesi değişmişti, buzdolabından süt kaybolmuştu, Semra “bitkisel” diye bu evde hayvansal kokuları bile suç saymıştı. Makbule kendi evinde terliklerini bile sessizce sürüyerek yürür olmuştu; sanki sesini düşürürse kabul edilecekmiş gibi. Bir sabah salona çayıyla girdiğinde Semra başını bile kaldırmadan “Kapıyı çalman mümkün mü?” demişti. Salona girerken. Kendi evinde. Makbule o an gülmemişti; gülmek cesaret isterdi. Özür dilemişti. Sonra odasına çekilmeyi öğrenmişti; sevdiği dizileri kulaklıkla, yemeğini sessizce, hayatını gölge gibi yaşamayı öğrenmişti.
Makbule’nin kalbini kıran, Semra’nın sertliği değildi. Semra zaten başından beri keskin bir kadındı. Kalbi kıran, Ahmet’in sessizliğiydi. Makbule konuşmak istediğinde Ahmet “her şeyi kişiselleştiriyorsun” demişti. “Semra’nın düzeni var” demişti. “Hadi sakinleşelim” demişti. Sakinleşelim… kadınların susması için dünyanın her yerinde kullanılan o iki kelime. Makbule o kelimeleri her duyduğunda biraz daha küçülmüş, biraz daha görünmez olmuştu.
Ve sonra o telefon konuşmasını duymuştu. Semra fısıldayarak “Gelecek hafta burada olmayacak. Çilingiri çağıracağım. Hayır, itiraz etmez… çok pasiftir” demişti. Makbule o an, sesini bile çıkaramamıştı. Çünkü bir anne, oğlunun böyle bir şeyin parçası olduğunu kabullenmek istemez. Yine de Sapanca’ya gitmişti. Nur’un yanında çay içerken bile aklı evindeydi; “Belki abartıyorum” demişti kendi kendine. Nur ise tek bir cümleyle gerçeği kesip koymuştu: “Eğer buna göz yumuyorsa, bu bilgisizlik değil, suç ortaklığıdır.” Makbule o kelimeyi ağzında acı bir ilaç gibi çiğnemişti.
Şimdi, o kelimenin anlamını kapının önünde bütün bedeniyle hissetmişti.
Çilingirin adı Ergun ustaydı. Güngör hayattayken sinekliği, kilidi, kapının gıcırdayan menteşesini o yapardı. Makbule numarayı bulup aradığında Ergun “Ergun buyur” dedi. “Ben Makbule” deyince adamın sesinde bir sıcaklık belirdi. Sonra “Güngör nasıl?” diye sordu. Makbule’nin boğazı düğümlendi. “On iki yıl oldu Ergun… gitti.” Ergun bir an sustu, “Başın sağ olsun yenge” dedi. Makbule fazla konuşmadı. “Kilitlerin değişmesi lazım.” dedi. Ergun “Neden?” demedi. “Ne zaman?” dedi. Makbule “Bugün. Erkenden.” dedi. Ergun “Yedide oradayım” dedi. Bazı insanlar, sorularla değil, işini yaparak yardım eder.
Sabah yediyi biraz geçe Ergun usta kapıdaydı. Yeni kapı koluna baktı, “Farklı görünüyor… senin tarzın değil.” dedi. Makbule “Değil” dedi. Ergun işe koyuldu; o modern, ruhsuz kilidi söküp yerine ağır ve güven veren bir kilit taktı. İş bittiğinde iki anahtar uzattı. “Üçüncü ister misin?” Makbule “Hayır. İki yeter.” dedi. Ergun usta alet çantasını toplarken Makbule’ye baktı: “İyi misin?” Makbule gözlerinin içine baktı. “Şimdi iyiyim.”
Saat 07.32’de Makbule kapıyı açıp içeri girdiğinde ev farklı kokuyordu. Lavantalı deterjan, pahalı bir oda spreyi… Ama yerler hâlâ gıcırdıyordu. Saat hâlâ yarım saniye geriden gidiyordu. Güneş hâlâ mutfağın doğu duvarına vuruyordu. Ev, sanki “Ben buradayım” diyordu.
Makbule odaları tek tek dolaştı. Kendi kıyafetlerini kutulanmış, üstüne “bağışlanacak” yazılmış halde buldu. O kutuları birer birer garaja taşıdı, kendi eşyalarını geri çıkardı. Fotoğraflarını yerine koydu. Kırmızı çaydanlığını tezgâha geri getirdi. Semra’nın gri tabaklarını kutuya yerleştirdi. Sonra misafir odasına girdi. Semra’nın ayakkabıları asker gibi dizilmişti. Valizleri yatağın ucundaydı. Makbule hepsini tek tek aldı. Fırlatmadı, hırçınlıkla savurmadı. Sakin bir özenle, bahçeye taşıdı. Çimenliğin üstüne dizdi. Sanki bir “taşınma” değil, bir “iade” hazırlığıydı bu.
Çayı demledi. Mutfak masasına oturdu. Bardağın buharı yükselirken bekledi. Kalbi hâlâ hızlıydı ama bu defa korkudan değil, netlikten. Çünkü ne yaptığını biliyordu. İlk kez, yıllardır hissetmediği bir şeye yakındı: kontrol.
Saat 09.11’de kapı kolu zorlandı. Ardından sert bir vuruş sesi geldi. Semra’nın sesi ince ve sinirliydi: “Makbule! Kilitte sorun var!” Makbule çayından bir yudum aldı. Vuruşlar arttı. “Aç kapıyı! Eşyalarım neden bahçede?” Makbule yerinden kalktı, kapıya yürüdü, açtı. Semra’nın yüzü kıpkırmızıydı. Ahmet’in yüzü ise kireç gibi bembeyazdı; sanki bir sabah uyandığında kendini başka bir hayatta bulmuş gibi.
Makbule ikisine de baktı. Sonra bahçedeki eşyalara. Ve sakin bir sesle söyledi: “Eşyaların bahçede değil. Benim bahçemdeler.” Semra nefesini topladı, “Bu yaptığın saygısızlık” diye patladı. Makbule’nin sesi yükselmedi. “Bir insanın kendi evinin kilidini değiştirmek kadar mı?” dedi. Ahmet araya girmeye çalıştı: “Anne, yanlış anlaşılma…” Makbule başını salladı. “Hayır. Bu bir yanlış anlaşılma değil. Bu bir sınır.”
Ahmet’in gözleri Makbule’nin yüzünde dolaştı. Sanki annesini ilk kez görüyordu. “Ciddi misin?” dedi. Makbule’nin cevabı kısa oldu: “Hiç olmadığım kadar.”
Semra “Bu kadar erken döneceğini düşünmemiştim” dedi. O cümledeki rahatlık, Makbule’nin içindeki son yumuşak yeri de kapattı. Makbule bir adım geri çekildi ama eşiği terk etmedi. “İçeri girebilirsiniz” dedi. “Sadece eşyalarınızı almak için. Kalmak için değil.”
Ahmet’in sesi kısılmıştı: “Peki… biz nerede kalacağız?” Makbule’nin kaşları hafifçe kalktı. “Benim nerede uyuyacağım konusunda hiç endişeli görünmemiştiniz.” dedi. Semra “Aynı şey değil!” diye bağırdı. Makbule başını salladı. “Evet. Aynı şey değil. Çünkü ben annendim. Ve siz beni kapının dışında bıraktınız.”
On beş dakika verdi. Semra hızla içeri girip valizlerini, çantalarını topladı. Ahmet koridorda duraksadı, sanki duvardaki fotoğraflar ona bakıyordu. Makbule konuşmadı. Çünkü bu saatten sonra kelimeler, yılların yaptığı işi yapamazdı. Ahmet çıkmadan önce eşikte durdu. “Aileler birbirine böyle davranmaz.” dedi, sanki annesini suçlamak ister gibi. Makbule ona uzun uzun baktı. “Hayır.” dedi yumuşak ama kesin bir sesle. “Davranmazlar.”
Kapıyı kapattı. Çarpmadı. Öfkeyle kilitlemedi. Sadece kapattı. Evin içinde yürüdü. Hava yavaş yavaş değişiyordu; lavanta kokusu, eski çay kokusuna, ahşap kokusuna karışıyordu. Sessizlik artık gergin değildi. Huzurluydu.
Öğleden sonra tapu evraklarını çıkardı. Kendi ismi yazıyordu. Sadece kendi ismi. O an, içindeki bir yer “evet” dedi. Ev, hâlâ onundu. Bu basit bilgi, Makbule’ye bir omurga gibi geri döndü. Telefonu titredi. Ahmet mesaj attı: “Anne, konuşabilir miyiz? Her şey çok hızlı oldu.” Makbule gülümsedi. “Hiçbir şey hızlı olmadı.” dedi kendi kendine. “Sadece artık ben yavaş yavaş yok olmuyorum.”
Ertesi gün Ahmet tek başına geldi. Kapıda durdu, omuzları çökmüştü. “İçeri girebilir miyim?” dedi. Makbule kapıyı açtı ama onu eşiğin ötesine davet etmeden durdu. “Girebilirsin.” dedi. “Konuşmak için.” Ahmet içeri geçti, alışkanlıkla modern koltuğu aradı ama Makbule Güngör’ün eski koltuğunu yerine koymuştu. Koltuk gıcırdadı; ev, sanki tanıdığı bir adımı yeniden hissetmişti.
Ahmet “Kilitler… gerçekten hata” diye mırıldandı. Makbule ona baktı. “Yalan söyleme.” dedi. “Semra bunu planladı. Sen de sustun.” Ahmet bir şey demek istedi, sonra vazgeçti. Makbule onu koridora götürdü. Duvardaki küçük çizgileri gösterdi; Ahmet’in çocukken boyunun ölçüldüğü o kalem izleri. Semra boyatmıştı, Makbule tırnaklarıyla boyayı kazıyıp altındaki çizgileri yeniden çıkarmıştı. “Bunları da boyadınız.” dedi. “Sadece beni değil. Senin çocukluğunu da.”
Ahmet’in gözleri doldu. Makbule onun ağlamasına izin verdi. Çünkü bazı erkekler, ancak çocukluklarına dokununca yıkılır. Sonra mutfak masasına oturdular. Makbule bir bardak su koydu. Ahmet “Şimdi ne olacak?” diye sordu. Makbule’nin cevabı netti: “Bu ev satılmayacak. Bu ev ben ölene kadar benim. Sen bu kapıdan ev sahibi gibi değil, misafir gibi girmeyi öğreneceksin.”
Ahmet “Semra benim karım” dedi. Makbule başını salladı. “Bu senin tercihin.” dedi. “Bu ev de benim hayatım. Tercihinle yaşa. Ama hayatıma saygı duymayı öğrenene kadar burada ‘aile’ oyunu oynamayacağız.”
Ahmet çıkarken “Babam olsaydı bana ne derdi?” diye sordu. Makbule gözlerini kapadı, Güngör’ün sesini hatırladı. Sonra yavaşça söyledi: “Tapu mülk değildir Ahmet. Onur mülktür. Ve onur anne duasıyla beslenir. Sen bugün mülk kazandığını sandın… ama duanı kaybettin.”
Ahmet hiçbir şey demedi. Kapıyı usulca kapatıp gitti.
Makbule pencereleri açtı. Semra’nın ağır parfümünü, o yapay “modernlik” kokusunu dışarı uğurladı. Baharın kokusu içeri doldu; toprak, çimen, komşunun ıhlamuru… Mutfakta çaydanlığı kaynattı. Çay bardağı buğulanırken evin gıcırtıları bile değişmiş gibiydi. Şikâyet etmiyorlardı artık. Sanki “Hoş geldin.” diyorlardı.
Verandaya çıktı. Güneş batarken çınar ağacının yaprakları altın gibi parladı. Makbule sallanan sandalyeye oturdu, yanındaki boş sandalyeye baktı. Güngör’ün yokluğu hâlâ oradaydı ama artık bir açık yara gibi değil, bir hatıra gibi duruyordu. Makbule çayından bir yudum aldı. Ve ilk kez uzun zamandır, kendi evinde yalnız hissetmedi.
Çünkü bazı kilitler, kapıyı kapatmaz.
Bazı kilitler, insanın içindeki hayatı yeniden açar.