Teşkilat PKK’nın Finans Şefini Zürih’in Gizli Banka Kasalarında Nasıl Avladı

SOĞUK KASA: Zürih’te Kapanan Kapı
Bölüm 1 — Bahnhofstrasse’deki Adam (Kasım 2017, 14.30)
Zürih’te Kasım, İstanbul’daki gibi bağırarak gelmezdi; İsviçre soğuğu daha kibardı. İnsanla kavga etmez, sadece kemiklerine yerleşir, “ben buradayım” der ve susardı. Bahnhofstrasse’nin kaldırım taşları ıslaktı ama çamur yoktu. Şehrin temizliği, sanki insanın içini de temizleyebilirmiş gibi bir yanılsama yaratıyordu.
Mazlum Demir o kaldırım taşlarının üstünde yürürken dışarıdan bakana “sıradan bir iş adamı” hissi veriyordu. O hissi bilerek verirdi. Gösteriş değil, ölçü. Acele değil, ritim. Panik değil, kontrol. Üzerindeki gri palto, omuzlarına tam oturuyor; siyah evrak çantası elini yormuyor; saçları, bir alışkanlığın disipliniyle taranmış duruyordu.
Credit Suisse’in devasa kapısından içeri adım attığında güvenlik görevlisi ona gülümsedi. Mazlum başıyla selam verdi. Bankanın içi, paranın kokusunu taşımazdı; paranın kokusu yoktur, paranın sessizliği vardır. Halının yumuşaklığı, duvarların mat ışığı, insanların birbirine fazla yaklaşmaması… Her şey “gizlilik” kelimesinin fiziksel karşılığıydı.
Mazlum, içeri girerken cebinde bir çip taşımıyordu. Telefonu bile yoktu yanında. Bir insanın 2017’de telefonsuz dolaşması, kalabalığın içinde görünmez olmak için iyi bir yöntemdi. Herkes ekranına bakarken, o göz temasının boşluğunda kaybolurdu.
O gün de her günkü gibi aynı temsilciye gidecek, aynı rutin cümlelerle konuşacak, aynı dosyayı imzalayacaktı.
Bankacılar için bu, küçük bir “müşteri” işiydi.
Ama şehirdeki başka gözler için bu an, yedi yıllık bir avın son perdesiydi.
Bölüm 2 — İki Kahve, Bir Telsiz ve Yedi Yıl
Bankanın karşısındaki kahve dükkânında iki kişi oturuyordu. Masalarında gazete vardı ama sayfalar kıpırdamıyordu. Fincanlarından buhar yükseliyor, fakat ikisi de kahve içmeyi unutmuş gibiydi.
Kadının adı Hanna’ydı; adamın adı Luca.
Elbette bu isimler onlara ait değildi.
Hanna’nın sol kulağında küçük bir kulak içi kulaklık vardı. Saçının altına saklanmıştı. Luca, gazetenin spor sayfasına bakıyor gibi yapıyor ama gözleri bankanın girişini sayıyordu. İkisi de “gözlem” işinin en zor yerindeydi: hiçbir şey olmuyormuş gibi davranmak.
Üç yüz metre ötede, bir minibüsün içinde dört kişilik başka bir ekip dizüstü bilgisayarlara bakıyordu. Kameralardan akan görüntüler, binanın giriş çıkışlarını kesintisiz gösteriyordu. Ekranlarda, insanın hayatını küçülten bir soğukluk vardı: herkes bir piksel yığınına dönüşüyordu.
Bir başka ekip üyesi, üç sokak ötede kiralanmış bir dairenin penceresinden dürbünle aynı noktayı izliyordu. O da sessizdi. İstihbaratta sessizlik bir erdem değildi; bir araçtı. Yanlış ses, yanlış adım, yanlış ritim her şeyi bitirirdi.
Yedi yıl…
Bir insan yedi yılda evlenir, boşanır, çocuk büyütür, bir hayat kurar. Bu ekip yedi yılda sadece bir adamın gölgesini büyütmüştü. Binlerce sayfa doküman, yüzlerce dinleme kaydı, onlarca ülkede ayak izi…
Ve bütün o verilerin ortak bir noktası vardı: “Kasadar.”
İlk başta bir kod ad, sonra bir hayalet, sonra bir yüz.
Sonunda bir isim: Mazlum Demir.
Ama ismin pek önemi yoktu. Çünkü Mazlum Demir, isimleri bir gömlek gibi değiştirerek yaşamıştı.
İsviçre’de Mehmet Karoğlu. Almanya’da Michael Keller. Belçika’da Moris Dubois.
Sahte kimlikler, sahte şirketler, sahte hayatlar.
Arkasında bıraktığı iz ise sahte değildi.
Bölüm 3 — Tepeköy’den Avrupa’nın Karanlık Kasasına
Mazlum’un çocukluğu Diyarbakır’ın bir köyünde başladı: Tepeköy. Taş evler, kışın dondurucu, yazın kavurucu. Babası mevsimlik işçiydi. Annesi sekiz çocuğu tek başına büyütmeye çalışıyordu. Mazlum, en küçükleriydi. En küçük olmak bazen sevilmek demek değildir; bazen “en az görünmek” demektir.
Köyün tek sınıflı okulunda öğretmeni, Mazlum’un sayıların dilini diğer çocuklardan farklı konuştuğunu fark etti. Bölme işlemlerini, problem daha anlatılırken çözüyordu. Kafasında hızla, sessizce hesap yapıyordu. İnsanların anlamadığı bir hız bu: sanki beyninin içinde bir abaküs dönüyordu.
Ama zekâ, fırsat olmadan pek bir şey ifade etmez.
Lise şehirdeydi, para yoktu. Mazlum on beşinde okulu bıraktı. On yedisinde İstanbul’a geldi. İstanbul, iyi niyetli gençleri büyütmezdi; onları ya sertleştirir ya kırardı. Mazlum sertleşti.
İnşaatlar, lokantalar, hamaliye işleri… Aksaray’da ucuz pansiyonlar, Laleli’de kalabalık sokaklar, Zeytinburnu’nda bitmeyen yorgunluk.
Geceleri uyuyamadığında hep aynı soruyu düşündü:
“Bu hayattan çıkış yolu nerede?”
80’lerin ortasında diaspora ağlarıyla tanıştı. Hemşehri dernekleri, kültür merkezleri, arka odalarda konuşulan sert cümleler. Öfke bir dil öğrenir gibi öğreniliyordu. Mazlum’un silaha ihtiyacı yoktu; onun silahı rakamlardı.
90’ların başında Almanya’ya yasa dışı geçti. Üç haftalık bir yolculuk. Kamplar, bekleyiş, sonra diaspora içinde tutunma. Kebapçılar, bakkallar… Ama herkes kısa sürede fark etti: Mazlum “iş”i değil, “para akışı”nı görüyordu.
Bir işletmenin nerede para kaybettiğini, insanların nerede yalan söylediğini, hangi faturanın sahte olduğunu tek bakışta anlayabiliyordu.
Ve o yetenek, birilerinin çok işine yaradı.
Bölüm 4 — Kuzey Operasyonu ve Görünmezlik Sanatı
2010’da bir sınır operasyonunda ele geçirilen belgeler, Avrupa’dan gelen fonların beklenenden daha sistematik olduğunu gösterdi. Defterler, şifreli notlar, hesap numaraları… Ve “Kasadar” adı.
2013’te bir dinleme kaydı “Kasadar İsviçre’de” dediğinde, ekiplerin omzuna yılların yükü bindi. 2014’te parmak izi eşleşmesi geldi: askerlik yoklamasında alınan parmak izi, Belçika bankasındaki biyometrik veriyle örtüşüyordu.
Hayalet artık bir yüz taşıyordu.
Ama yakalamak… bulmaktan daha zordu.
Mazlum Demir profesyonel kaçaktı. Telefon değiştirir, taksiye binmez, fotoğraf çektirmez, sosyal medya kullanmazdı. İnsanlar dijital dünyada yaşarken, o dijital dünyadan kaçmayı seçmişti.
Teşkilat 2014’te özel bir ekip kurdu: Kuzey Operasyonu. Beş ülkede eş zamanlı gözlem yürütüldü. Aylarca sonuç çıkmadı.
Kırılma noktası 2015’te geldi: İsviçre mali istihbaratının bankacılık skandalı araştırmasında sızdırılan belgeler… Bir hesap: Moris Dubois adına açılmış, ama fonların kaynağı teşkilatın izlediği paravan şirketlere bağlıydı. Köln’de tekstil atölyesi, Brüksel’de ithalat firması, Amsterdam’da nakliye şirketi…
Pasaport fotoğrafı yaşlandırma yazılımından geçince %87 eşleşme.
Bir insanın hayatı bazen %13’lük bir şüphe payına sıkışır. Ama istihbarat o %13’ü “sabır”la kapatır.
Mazlum’un Zürih’te Wiedikon’da tek başına yaşadığı tespit edildi. Rutini vardı: bankaya her ayın 15’inde, 14 ile 15 arasında giderdi. İçeride 45 dakika kalırdı. Çıkışta genelde Sprüngli’ye uğrardı.
Ve 2017 Ekim’inde karar çıktı: operasyon onaylandı. Kod adı belirlendi:
SOĞUK KASA.
Amaç: Mazlum’u canlı ele geçirmek.
Çünkü bazı adamlar, öldüğünde değer kaybeder.
Bölüm 5 — Rota Değişince Şehir de Değişir
Kasım 14… operasyon günü.
Hava soğuktu ama kar yoktu. Şehir merkezinde büyük bir futbol maçı vardı; polis dikkatinin bir kısmı oraya kayacaktı.
Ekip dokuz kişiye çıkarıldı. Minibüs kiralandı: Mercedes Vito. Arka bölüm ses yalıtımlı, koltuklar sökülmüş, yerine sabit platform yerleştirilmişti. Elektronik sistem, takip cihazlarına karşı modifiye edilmişti.
Saat 14.28.
Mazlum bankadan çıktı.
Ekran başındaki operatör fısıldadı: “Tilki dışarıda.”
İki gözlemci kahve dükkânından çıktı. Mazlum’un her zamanki rotası belliydi: Sprüngli’ye gidecek, kahve içecek, gazete okuyacak…
Ama o gün Mazlum, Sprüngli’nin önünden geçti.
Geçti ve durmadı.
Sola döndü. Limmatquai yönüne saptı.
Hanna’nın kulaklığında kısa bir cızırtı oldu. Luca’nın parmakları gazetenin kenarını biraz fazla sıktı. Bu, istihbaratta tehlikenin en net işaretiydi: hedef, rutininden sapmıştı.
Ekip lideri Markus (o da sahte isimdi) kısa konuştu:
“Alternatif senaryo B.”
Minibüs hareket etti. Münsterbrücke’yi geçti. Limmatquai’nin kuzey ucuna konumlandı. Yakalama ekibi sıradan yayalar gibi dağıldı. Ellerinde telefon, kulaklarında kulaklık, sanki şehir turu yapıyorlardı.
Mazlum küçük bir antikacı dükkânının önünde durdu.
Vitrindeki bir cep saatine baktı.
Otuz saniye hareketsiz kaldı.
Sonra içeri girdi.
Bu, dosyada yoktu.
Bu, on dört aylık gözlemde hiç görülmemişti.
Markus’un zihninde iki cümle aynı anda çarpıştı:
“Bu bir fırsat olabilir.” “Bu bir tuzak olabilir.”
İstihbaratta en pahalı şey, yanlış yorumdur.
Bölüm 6 — Antikacı, Romanşça ve Defter
İki operatör dükkâna yaklaştı. Vitrinden içeri baktılar. Dar ve loş bir yerdi. Raflar antika saatler, eski haritalar, nadir kitaplarla doluydu. Hava, toz ve eski kâğıt kokuyordu. Bir ülkenin geçmişi, bazen böyle kokar.
Mazlum tezgahta yaşlı bir adamla konuşuyordu. Adam yetmişlerini geçmişti: beyaz saçlı, gözlüklü, sakin.
Konuşma Almanca değildi.
Romanşçaydı.
İsviçre’nin en az konuşulan dili.
Bu bile tek başına bir alarmdı. İnsan, görünmez olmak istiyorsa kalabalığın dilini konuşur. Mazlum ise görünmezliğin daha ileri bir formunu kullanıyordu: kalabalığın bilmediği dili.
Mazlum içeride on yedi dakika kaldı.
Çıktığında elinde hediye kâğıdına sarılmış dikdörtgen bir paket vardı. Bir kitap boyutlarında. Paketi özenle evrak çantasına yerleştirdi, yürümeye devam etti.
Operasyon masası ikiye bölündü:
“Dükkân sahibi kim?”
“Pakette ne var?”
Ama asıl hedef: Mazlum’u almak.
Yedi yıllık av, birkaç soruya kurban edilemezdi.
Karar verildi: “Operasyon devam.”
Mazlum, turist haritalarında bile zor görünen dar bir geçide saptı: Müzgasse. Orta Çağ taşları, dar kaldırımlar, araç trafiği yok.
İdeal yakalama noktası.
Vito sokağın çıkışına yanaştı. Sürgülü kapı sessizce açıldı. Üç operatör indi.
Üçgen formasyon.
Kaçış yolu: sıfır.
İlk temas: dört saniye.
Mazlum’un koluna iğne saplandı. Hızlı etkili sedatif.
Gözleri bulandı. Kasları gevşedi.
Direniş olmadı.
Kimi insanlar kahramanca savaşmaz; çünkü hayatları zaten bir kaçış üzerine kuruludur. Mazlum, direnmenin gereksiz olduğunu bilenlerdendi.
Onu araca taşıdılar. Kapı kapandı.
Araç hareket etti.
Tüm operasyon: kırk üç saniye.
Sokakta tanık yoktu. Kamera yoktu. Ses yoktu.
Müzgasse, yüzlerce yıldır olduğu gibi yine sessizdi.
Bölüm 7 — Ankara’dan Gelen Mesaj ve Büyük Resim
Minibüs şehir dışına yönelirken ekip arka bölümde standart prosedürü uyguladı: plastik kelepçe, karartma maskesi, kimlik tespiti için hızlı foto, çantanın güvenli kontrolü.
Evrak çantasındaki paket açıldı.
İçinden eski bir defter çıktı.
Deri kaplı, yıpranmış, sayfaları sararmış. El yazısıyla dolu. Kod gibiydi: sayılar, tarihler, kısaltmalar… Bazı sayfalar farklı mürekkeple yazılmıştı.
Markus deftere baktığında, içinden geçen ilk şey şuydu:
“Bu, bir insanın değil… bir sistemin el yazısı.”
O sırada Ankara’daki komuta merkezinden şifreli bir mesaj geldi. Antikacı dükkânının fotoğrafları analiz edilmişti.
Dükkân sahibi sıradan biri değildi.
Werner Hoffer.
80’lerde Batı Almanya Federal İstihbarat Servisi için çalışmış eski bir irtibatçı. Soğuk Savaş döneminde Sovyet karşıtı operasyonlarda görev almış, ajan transferleri yürütmüş… Resmi kayıtlarda tertemiz.
Ama derine inince, bazı “eski temaslar” hâlâ yaşıyordu.
İstihbaratta alışkanlıklar kolay ölmez.
Soru büyüdü:
Mazlum bu adamla neden görüşmüştü?
Defter neydi?
Ve en tehlikeli soru:
Bu operasyon, sadece Mazlum’u yakalamak mıydı; yoksa daha büyük bir kapıyı mı açmışlardı?
Bölüm 8 — Defterin İçindeki Kasa
Defter, kriptologların eline geçtiğinde odada hava değişti. Bu işin teknik kısmı soğuktur; ama soğuk teknik bile bazen insanın ensesine ter getirir.
Sayılar… tarihlerin tekrar eden ritmi… bazı kısaltmalar… bankacılık sistemine özgü işaretler… ve en önemlisi:
İsviçre bankalarında açılmış hesap numaraları.
Hesapların son işlem tarihi: 1991.
Sovyetlerin çöküş yılı.
Toplam meblağ: 240 milyon İsviçre frangı.
Bugünün parasıyla yaklaşık 300 milyon dolar.
Bu para yıllardır bir yerde “uyuyordu”.
Ve biri onu uyandırmak üzereydi.
Mazlum’un sorgusu haftalar sürdü. Başta direndi. Direnmek, onun karakteriydi. Hayatta kalma stratejisiydi. Ama sorgu, yumrukla değil; zamanla kırar. Soru sorar, susar, bekler. Aynı yerden tekrar sorar. Aynı cümleyi farklı ışıkla gösterir.
Sonunda Mazlum konuşmaya başladı—parça parça.
70’lerde örgütün kuruluş aşamasında Sovyetlerden gizli fonlama yapılmıştı. Bu para İsviçre bankalarına yatırılmış, orada bekletilmişti. Uzun vadeli kaynak. Ama Sovyetler çöktükten sonra kontrol kaybolmuştu. Hesap numaraları ve şifreler belirsizliğe gömülmüştü.
Ta ki Mazlum, yıllar süren araştırmayla bu fonları tekrar bulana kadar.
Werner Hoffer, bu transferlerde rol almıştı.
Defter onun arşivindeydi.
Mazlum defteri almış, erişim planı yapıyordu.
Bir sonraki adım, parayı hareket ettirmekti.
Yeni silahlar, yeni lojistik, yeni operasyonlar.
Ve teşkilat… birkaç hafta farkla, bunu engellemişti.
Bir gün geç kalsalar, para çoktan kaybolabilirdi.
İstihbaratın en acı tarafı şudur: bazen başarı, “bir şeyin olmaması”dır. Kimse görmez. Kimse alkışlamaz. Ama şehirde bir bomba patlamaz. Bir çocuk hayatta kalır. Bir aile dağılmaz.
Başarı, sessizliktir.
Bölüm 9 — Hoffer’in Ölümü ve Dosyanın Kapanmayan Kenarı
Operasyondan üç hafta sonra Werner Hoffer, Zürih’teki dairesinde “kalp krizi”nden öldü.
Resmi kayıtlar böyle yazdı.
Komşuları “kendi halinde bir adamdı” dedi.
Kimse cenazede uzun konuşmadı.
Ama teşkilat arşivinde, Hoffer’in adının yanına bir not düştü:
“Temasları araştırılacak.”
Çünkü eski bir istihbaratçı ölürken bile bazen bir mesaj bırakır. Ölüm, istihbaratta nadiren “sadece ölüm”dür.
Mazlum Demir Türkiye’de kapalı yargılamayla ağırlaştırılmış müebbet aldı. Dava kamuoyuna kapalıydı. Deliller, gizlilik gerekçesiyle paylaşılmadı. Bazı gerçekler, anlatıldıkça güvenli olmazdı.
İsviçre’deki hesaplar donduruldu. Uluslararası düzenleyiciler yeni protokoller getirdi. Bankacılık dünyası, bir süre “terör finansmanı” kelimelerini daha yüksek sesle konuştu. Sonra hayat devam etti; çünkü bankacılık dünyası da tıpkı şehirler gibi, hafızası kısa bir canlıdır.
Bahnhofstrasse bugün hâlâ aynı.
Turistler fotoğraf çekiyor. Kahve dükkânları dolu. Bankacılar koşuşturuyor.
Müzgasse hâlâ tenha.
Antikacı dükkânı kapalı, vitrini boş, tabelası sökülmüş.
Ama teşkilat arşivinde bir dosya duruyor:
SOĞUK KASA.
Kapağında tek bir kelime:
Tamamlandı.
Yine de Markus, dosyaya son kez baktığında, içinden geçen cümleyi rapora yazmadı:
“Tamamlanan şey operasyon. Hikâye değil.”
Çünkü defterin sayfaları kapanmıştı belki ama o sayfaların açtığı ihtimaller hâlâ bir yerlerde yaşıyordu. Birileri o paraya yeniden ulaşmayı deneyecekti. Birileri Mazlum’un bıraktığı yerden devam etmek isteyecekti. Çünkü para, ideolojiden daha inatçıdır; yolunu bulur, kabını değiştirir, akmaya devam eder.
Bölüm 10 — Hücrede Saat 14.30
Mazlum Demir bugün yüksek güvenlikli bir cezaevinde tek kişilik hücrede yaşıyor. Duvarlar beyaz. Pencere küçük ve yüksekte. Gökyüzü, ancak başını geriye atarsa görünüyor. Ses az; sessizlik kalıcı.
Her ayın 15’inde, saat 14.30 civarında, istemsizce doğruluyor bazen.
Bir refleks gibi.
Bir an için, Bahnhofstrasse’nin kaldırım taşlarını hatırlıyor. Gri paltosunu. Siyah evrak çantasını. Bankanın kapısındaki gülümsemeyi.
Sonra Müzgasse’nin taş döşemelerini görüyor gözlerinin önünde. O dört saniyeyi.
İğnenin soğuk dokunuşunu.
Gözlerine inen karanlığı.
Ve daha sonra, her şeyin üstüne çöken o tek gerçek:
Görünmezlik, bir yere kadar işe yarar.
Devlet aklı bazen yavaş yürür, ama yürüdüğü yolu unutmaz.
Mazlum bunu geç anladı.
Belki de en acısı şuydu: O güne kadar “en büyük başarısı” saydığı şey, yani görünmeden yaşamak, sonunda onu yakalayanların da kullandığı yöntem olmuştu.
Aynı silahla vurulmuştu.
Görünmezlik.