“BACAĞIMI DÜZELTIRSEN 100 BIN $ VERIRIM” DIYE ALAY ETTI MILYARDER… AMA YOKSUL KIZ IMKÂNSIZI YAPTI..

Bir Dakika, Yüz Bin Dolar ve Bir Kalbin Tamiri
Bölüm 1 — Sarayın Işıltısı, Şehrin Sessizliği
İstanbul, aynı anda hem cömert hem acımasız olabilen bir şehirdi. Boğaz’ın üstüne eğilen yalıların ışıkları geceleri suya dökülür, kıyıda yürüyenler kendilerini bir masalın içinde sanabilirdi. Ama birkaç sokak ötede, masal biter; hayat, yüzüne soğuk bir rüzgâr gibi çarpar, “Burada kimse seni beklemiyor,” derdi.
O gece Çırağan Sarayı’nın en görkemli salonunda yardım gecesi düzenleniyordu. “Yardım” kelimesi, duvarlardan sarkan kristal avizelerin altında başka bir anlama bürünmüştü: İtibar, bağlantı, güç gösterisi. Konuklar birbirlerini selamlarken gülüşlerindeki sıcaklık, içtikleri şampanyanın köpüğü kadar kısa sürüyordu.
Salonun bir köşesinde, altın yaldızlı bir çerçevenin önünde, 35 yaşındaki Kassem Al-Raşid duruyordu. Arap dünyasının genç milyarderlerinden biriydi. Petrol, gayrimenkul, teknoloji yatırımları… Gazeteler onu “yeni nesil imparator” diye yazıyordu. Mükemmel kesimli takım elbisesi üzerinde kusursuz duruyor, bileğindeki saat sanki zamanı değil, gücü ölçüyordu.
Ama o gece kusursuz olmayan bir şey vardı.
Kassem, sol bacağını hafifçe sürüklüyor; belli etmemeye çalışsa da yüzündeki keskin gerilim, adım adım artan acıyı ele veriyordu. Yanında üç doktor ve bir sekreter gölge gibi dolaşıyordu. Konukların çoğu, Kassem’in ne kadar güçlü olduğuna dair konuşmak isterdi. Kimse, onun acı çektiğini konuşmak istemezdi. Çünkü “güç” kelimesi, bu salonda “zayıflık”la yan yana gelmezdi.
Kassem’in başdoktoru Mehmet Özkan, düşük sesle konuştu:
“Sayın Al-Raşid, protezinizde mekanik bir problem görünmüyor. Görüntülemeler temiz. Belki… stres kaynaklı olabilir.”
Kassem’in çenesi kasıldı.
“Stres mi?” dedi. “Ben her adımda acı hissediyorum. Siz bana ‘hayal görüyorsun’ mu diyorsunuz?”
Doktor, “Hayır efendim, yanlış anlaşıldı…” diye toparlamaya çalışırken konuklar gerginliği fark etti. Fısıltılar arttı. Telefonlar, sanki kendi kendine ceplere uzanır gibi oldu. Bir zengin için en tehlikeli şey, acı değil; acının görünür olmasıydı.
Tam o sırada güvenlik müdürü aceleyle yaklaşıp eğildi.
“Efendim… dışarıda küçük bir sorun var.”
Kassem’in gözleri kısıldı. “Ne sorunu?”
“Arka bahçede bir çocuk… dileniyor gibi. Bazı konuklar rahatsız oldu.”
Kassem bir an durdu. Sonra ağzının bir köşesi yukarı kıvrıldı. Bu gerginliğin içinde bir kaçış kapısı bulmuştu. Öfkesini yöneltebileceği bir hedef.
“Getirin,” dedi.
Güvenlik müdürü şaşırdı. “Efendim? İçeri mi?”
“Evet.” Kassem’in sesi sert ama eğlenceli bir sertlik taşıyordu. “Madem doktorlarım çözüm bulamıyor… belki bir çocuk bulur. Bu gece biraz… eğlenelim.”
Bölüm 2 — Aylin’in Torbası ve Kışın Dişleri
Sarayın arka bahçesinde, çalılıkların gölgesinde saklanan küçük bir kız vardı. Adı Aylin’di. Sekiz yaşındaydı. Üzerindeki montun dirsekleri yamalı, ayakları çıplaktı. Saçları dağınıktı; ama gözleri… gözleri çok dikkatli bakıyordu. Sanki dünyayı oyun gibi değil, görev gibi izliyordu.
Elinde bez bir torba taşıyordu. Torbada birkaç bozuk para ve evde hasta yatan annesi için bir parça ekmek kırıntısı vardı. Annesi Fatma Hanım kalp rahatsızlığı yaşıyordu; son aylarda nefes nefese kalıyor, geceleri öksürük krizleriyle uyanıyordu. Aylin “doktor parası” kelimesini, yaşıtlarının “oyuncak” dediği kadar sık duyuyordu.
Aylin, sarayın içindeki ışıl ışıl masalara camın ardından bakmıştı. O kadar çok yiyecek vardı ki… Bir masada tek bir tabakta duranın, evde bir haftalık yemek olabileceğini biliyordu.
“Belki,” diye düşünmüştü, “artıklar olur. Belki biri merhamet eder.”
Ama sarayın merhameti, kapının dışında bırakılan bir eşyaydı.
Güvenlik görevlisi onu bulduğunda Aylin kaçmadı. Kaçmak, açlığı büyütürdü. Sadece başını kaldırıp gözlerinin içine baktı. Güvenlik sert görünmeye çalışsa da tereddüt etti. Sonra el işareti yaptı.
“Hadi, gel.”
Aylin, dev salonun kapısından içeri girdiğinde sıcak hava yüzüne vurdu. Parfüm, pahalı kumaş, metalik bir müzik sesi… Her şey çok büyüktü. Çok parlaktı. Ve herkes ona baktı.
Bazıları gülümsedi—ama o gülümseme, “ne sevimli” değil, “ne tuhaf” gülümsemesiydi.
Bazıları başını çevirdi—sanki yoksulluk bulaşıcıydı.
Kassem, salonun ortasında, bir tahta oturur gibi duran koltuğun önünde bekliyordu. Aylin’e baktı. Küçücük bir hedef. Savunmasız. Üstelik kimse onu savunmayacaktı.
“Gel bakalım,” dedi yüksek sesle. “Adın ne?”
Aylin yutkundu. “Aylin.”
“Niye buradasın Aylin? Burası yardım gecesi. Sen yardım mı istiyorsun?”
Aylin başını salladı. “Annem hasta. Evde ilaç yok.”
Salonda bir dalga gibi “ah” sesleri yayıldı ama bu ses, acımanın değil, dramatik bir sahne izliyor olmanın sesiydi.
Aylin bir an Kassem’in bacağını fark etti. Adamın yüz ifadesi, yürürken zorlandığını anlatıyordu. Aylin, annesinin acı çektiği günlerden tanıdığı o ifadeyi biliyordu.
“Abi,” dedi, masumca. “Sen de hasta mısın?”
Kahkahalar patladı.
Kassem’in yüzü kızardı. “Ben hasta değilim. Ben… ben Kassem Al-Raşid’im.”
Aylin, kahkahalara anlam veremedi. “Ama acı çekiyorsun.”
Doktorlar birbirine baktı. Salondaki bazı konuklar daha fazla eğlence bekler gibi telefonlarını kaldırdı.
Kassem, alayla gülümsedi.
“Madem bu kadar biliyorsun,” dedi, “sana bir teklifim var.”
Bölüm 3 — ‘Bir Dakika’: Alayın Şartları
Kassem cüzdanını çıkardı. İçinden bir kredi kartı değil, bir güç gösterisi çıkarır gibi yaptı.
“Benim bacağımı düzeltirsen,” dedi, “sana yüz bin dolar veririm.”
Aylin’in gözleri büyüdü. O sayı, onun dünyasında gerçek değildi. Yüz bin dolar, annesinin ameliyatı demekti. Ev demekti. Sıcak su demekti. Okul defteri demekti. Belki… belki annesinin yüzünün tekrar gülebilmesi demekti.
“Bir dakikan var,” diye ekledi Kassem. “Başaramazsan buraya bir daha adım atamazsın. Güvenlik seni kapıdan içeri sokmaz.”
Doktor Özkan araya girdi: “Efendim, bu… doğru değil. Çocuk—”
“Sus,” dedi Kassem, dişlerinin arasından. “Üç haftadır sen konuşuyorsun. Bir şey çözemedin.”
Konuklar arasında homurtular oldu. Bazıları rahatsızdı. Ama kimse, gerçekten müdahale edecek kadar cesur değildi. Çünkü bu salonda güç, ahlaktan daha gür konuşurdu.
Aylin’in küçük elleri titredi. Annesinin “Bazen korkarsın ama yine de denersin,” dediği günleri hatırladı. Korku, onun hayatında yeni değildi; sadece kıyafet değiştirmişti.
“Tamam,” dedi Aylin.
Kassem saatine baktı. “Başla.”
Aylin önce Kassem’in yürüyüşüne dikkat etti. Sol tarafta bir tutukluk, kalçada hafif kayma, adımın basışında dengesizlik… Kassem protezini saklamaya çalışsa da pantolonun kesimi, küçük bir çıkıntıyı ele veriyordu.
Aylin başını kaldırıp sordu:
“Oturur musun abi?”
“Ne?” Kassem şaşırdı.
“Oturman lazım. Böyle bakamam.”
Konukların bir kısmı güldü. Kassem, “İyi, oturayım,” diyerek koltuğa oturdu. Bu küçük kızın gerçekten bir şey yapabileceğine inanmıyordu. Onu eğlencelik görüyordu.
Aylin diz çöktü. Protezin alt kısmına baktı. Doktorların bakmadığı gibi bakıyordu: “Ben bilirim” bakışıyla değil; “ben anlamaya çalışıyorum” bakışıyla.
Birisi bağırdı: “Otuz saniye!”
Aylin paniklemedi. Çünkü annesinin krizleri olduğunda da paniklemek işe yaramazdı. Panik, yalnızca hatayı büyütürdü.
Aylin, protezin altındaki küçük bir vida gibi görünen parçayı fark etti. Çok az gevşekti. Öyle az ki, bir doktorun “önemsiz” diye geçeceği kadar. Ama Aylin biliyordu: Küçük gevşeklikler, büyük acılar doğurur.
Aylin cebini karıştırdı. Tornavidası yoktu. Ama annesinin tokalarını, tel gibi büküp küçük tamirler yaptığını hatırladı. Saç tokasını çıkardı, iki ucunu çevirdi, sıkıştırdı. İnce bir metal parçayı “alet”e dönüştürdü.
“On beş saniye!” diye bağırdı biri.
Aylin tokayı vidaya yerleştirdi. Tırnakları acıdı. Metal soğuktu. Ama döndürdü.
Son bir tur.
“Beş saniye!”
Bir klik sesi geldi. Sanki yerine oturan bir parça, “tamam” demişti.
“Zaman doldu!” diye bağırıldı.
Aylin geri çekildi. Nefesini tuttu. Kassem ayağa kalktı, alaycı gülümsemesi hazırdı.
“E hadi,” dedi. “Mucize oldu mu?”
Bir adım attı.
Durdu.
Bir adım daha.
Yüzü değişti. Gözleri büyüdü. Kaşları çatıldı. O tanıdık acı ifadesi yoktu. Sanki yıllardır taşıdığı bir taş, aniden cebinden düşmüştü.
Kassem birkaç adım daha yürüdü.
Acı yoktu.
Salonun içi bir anda sessizleşti. Az önce kahkaha atanlar, şimdi nefes almayı unuttu. Doktor Özkan yaklaşarak protezi kontrol etti, vidaya baktı. Yutkundu.
“Bu…” dedi, “inanılmaz.”
Kassem dönüp Aylin’e baktı. İlk kez ona “dilenci” gibi bakmıyordu. İlk kez onu gerçekten görüyordu.
“Sen… nasıl anladın?” diye sordu.
Aylin utangaçça omuz silkti.
“Bizim mahallede yaşlı amcalar var. Onların metal bacakları gevşeyince acıyor. Annem hasta. Ben bakıyorum. Bazen küçük şeyler büyük acı yapar.”
Doktor Özkan’ın yüzü kızardı. “Üç haftadır… bunu atlamışız.”
Kassem’in boğazında bir şey düğümlendi. Ama bu düğüm, minnettarlık değil; gururun sıkışmasıydı. Çünkü yüzlerce kişi önünde küçücük bir kız, onun “çözülemez” dediği şeyi çözmüştü.
Ve gurur, minneti kolay kolay sevmezdi.
Bölüm 4 — Sözün Eğilip Bükülen Hâli
Kassem, cüzdanını tekrar eline aldı. Herkes bekliyordu: Söz tutulacak mı?
“Anlaştık,” dedi Kassem. “Yüz bin dolar.”
Aylin’in gözleri parladı. Fatma Hanım’ın ilaçları… ameliyat… sıcak bir ev…
Ama Kassem devam etti:
“Yalnız… bu bir şanstı. Doktorlarımın beceriksizliği sayesinde oldu. Sen bir mucize falan değilsin.”
Salonda bir kıpırtı oldu. Birkaç kişi rahatsızça yer değiştirdi. Osman Bey denilen yaşlı iş insanı kaşlarını çattı. Zeynep Sarıgül isimli tanınmış hayırsever kadın, yüzünü buruşturdu.
Aylin, Kassem’in sesindeki sertliği anlamadı. “Ben sadece yardım etmek istedim,” dedi.
Kassem’in içindeki gurur, o masum cümleyi tehdit gibi algıladı. Çünkü “yardım” kelimesi, onun dünyasında aşağıdan yukarı çıkmazdı. Yardım, güçlüden zayıfa giderdi. Bir çocuğun ona yardım etmesi, onun düzenini bozuyordu.
Kassem soğuk bir gülümsemeyle devam etti:
“Bu para sana fazla. Sen daha çocuksun. Ne yapacaksın bu parayla? Hepsini bir haftada bitirirsiniz.”
Aylin’in yüzü düştü. “Annemin ilacı…”
Kassem eliyle havayı kesti. “Tamam, annenin ilacına yetecek kadar vereyim. Beş bin lira. Bu yeter.”
Bir uğultu yükseldi. Bazı konuklar açıkça kızmıştı.
Osman Bey dayanamadı: “Kassem, söz verdin. Çocuk koşulu yerine getirdi.”
Kassem, Osman Bey’e sertçe döndü. “Ben kimseye hesap vermem.”
Tam o an salonun kapısında bir kargaşa oldu. Başörtülü, zayıf, elinde baston olan bir kadın içeri girmeye çalışıyordu.
“Aylin!” diye bağırdı. “Kızım nerede?”
Aylin sesi duyunca koştu. “Anne!”
Fatma Hanım kızına sarıldı. “Komşular söyledi… buraya geldiğini duydum. Korktum.”
Aylin, gözleri ışıldayarak “Anne ben onu iyileştirdim!” dedi. “Şimdi bize para verecek senin ameliyatın için.”
Fatma Hanım başını kaldırınca salonun ihtişamını gördü. Ürkekti. Buraya ait olmadığını hissediyordu. Ama kızının elini bırakmadı.
Kassem’in yüzü gerildi. Şimdi sahnede iki “istenmeyen” vardı. Güvenliğe işaret etti.
“Çıkarın şunları.”
Osman Bey ayağa kalktı. “Dur. Bu kadın sadece kızını arıyor. Ve sen, söz verdin.”
Zeynep Sarıgül de öne çıktı. “Kassem Bey, bu görüntülerin hepsi kayıt altında. İnsanlar izliyor.”
Telefonlar gerçekten havadaydı. Bir saniye önce eğlence için çekilen videolar, şimdi bir “hesap sorma belgesi”ne dönüşmüştü.
Kassem, köşeye sıkıştığını hissetti. Ama yine de parayı “teslim etmek” istemiyordu. Çünkü teslim etmek, kaybetmek gibi geliyordu.
Bir çözüm bulmalıydı—kontrol edebileceği bir çözüm.
“Peki,” dedi Kassem. “Sözümü tutacağım. Ama para nakit verilmeyecek.”
Fatma Hanım’ın gözleri kısıldı. “Ne demek?”
“Annenin tedavisi, kira, gıda… hepsi için size aylık ödeme bağlayacağım. Parayı ben yöneteceğim.”
Sanki yardım ediyormuş gibi konuşuyordu. Ama asıl niyeti belliydi: Parayı vermeden, sözünü tutmuş görünmek.
Zeynep Sarıgül sert bir sesle konuştu: “Bu çocuğun hakkını, ‘iyilik’ kisvesiyle kontrol etmeye çalışıyorsunuz.”
Kassem’in sesi yükseldi: “Ben iyilik yapıyorum!”
Aylin, bir an sustu. Sonra küçük ama net bir sesle sordu:
“Abi… sen bana söz verdin. Ben yaptım. Neden şimdi sözünden dönüyorsun?”
Kassem’in cevabı, herkesin içine taş gibi oturdu:
“Çünkü sen bunu hak etmiyorsun.”
Salon buz kesti.
Fatma Hanım, kızını kollarına aldı. “Kızım… gel gidelim.”
Aylin’in gözleri dolmuştu ama ağlamadı. Çünkü bazı çocuklar, ağlamayı da tasarruf etmek zorunda kalır. Gözyaşı lükstür; bazen kimseye gösterilmez.
Tam o sırada kapı açıldı. Genç bir avukat, hızlı adımlarla içeri girdi. Üzerinde ciddi bir takım elbise, elinde telefon ve belge çantası vardı.
“Ben Avukat Deniz Aydın,” dedi yüksek sesle. “Bu olay, hukuki bir anlaşma niteliğinde. Tanıklar var, kayıtlar var. Söz yerine getirilmeli.”
Kassem dişlerini sıktı. “Avukatlardan nefret ederim.”
Deniz sakin ama sertti. “Hukuk, sizin sevip sevmemenize göre çalışmaz.”
Bölüm 5 — Aylin’in Cümlesi: ‘Kalbin de Hasta’
Tam o gerginlikte, Aylin annesinin kulağına bir şey fısıldadı. Fatma Hanım, gözleri dolarak başını kaldırdı.
“Kızım bir şey söyledi,” dedi titrek sesle. “Diyor ki… ‘Anne, bu abi hasta. Sadece bacağı değil, kalbi de hasta. Belki biz ona yardım etmeliyiz.’”
Bir an… herkes dondu.
Kassem’in yüzü gerildi. “Ne demek kalbi hasta? Ben mükemmelim.”
Aylin, annesinin elinden sıyrılıp bir adım öne çıktı. Korkuyordu, evet. Ama korku, onu artık geri itmeye yetmiyordu.
“Sen hep kızgınsın,” dedi. “Hep bağırıyorsun. Annem der ki, öfkeli insanlar çok yorulmuştur.”
Konuklar fısıldadı. Bazıları utandı. Bazıları hayran kaldı. Bazıları, bir çocuğun bunu söylemesini “ayıp” buldu. Ama hiçbiri inkâr edemedi: Bu sözler bir yere dokunmuştu.
Kassem dişlerinin arasından konuştu: “Sen benim psikoloğum musun?”
Aylin başını salladı. “Hayır. Ama sen mutlu değilsin.”
Kassem’in ağzı açıldı, kapanmadı. İtiraz edecekti, ama cümle bulamadı. Çünkü bazı gerçekler, kavga ederek yenilmez. Bazı gerçekler, insanın içine oturur.
Aylin devam etti:
“Gerçekten mutlu olsaydın… kimseye böyle kötü davranmazdın.”
Salon sessizdi. O sessizlik, “sahnede ne oluyor” sessizliği değil; “içimden bir şey kırıldı” sessizliğiydi.
Osman Bey, yavaşça konuştu: “Kassem… bu çocuk senden daha olgun.”
Zeynep Sarıgül de ekledi: “Bazen bir çocuk, yetişkinlerin unuttuğu şeyi hatırlatır: Utanmayı.”
Kassem’in gözleri, Aylin’in gözlerinde takılı kaldı. O gözlerde çıkar yoktu. Kurnazlık yoktu. Sadece açık bir soru vardı:
“Niye bu kadar kırıcı oluyorsun?”
Aylin, yaklaşarak yumuşak bir sesle söyledi:
“Abi, ben sana kızmıyorum. Sen söz verdin, tutmadın. Ama ben yine de seni sevebilirim.”
Kassem’in yüzü gerildi. “Neden?”
“Çünkü yalnızsın,” dedi Aylin. “Yalnız insanlar bazen kötü davranır. Ama bu, sonsuza kadar kötü kalacakları anlamına gelmez.”
İşte o cümle, Kassem’in zırhına ilk gerçek çatlağı attı. Paranın, gücün, statünün ördüğü o sert kabuğa; bir çocuğun merhameti çarpmıştı.
Kassem’in gözleri doldu. Bunu saklamak istedi. Ama saklayamadı.
“Gitmeyin,” dedi aniden, Fatma Hanım ve Aylin’e. “Bir dakika… durun.”
Sesi eskisi kadar güçlü değildi. Daha insandı.
Bölüm 6 — Özür: Gururun Diz Çöküşü
Aylin, büyük bir ciddiyetle sordu:
“Abi, değişmek ister misin?”
Kassem, “Ben kimseye ihtiyacım yok,” demek istedi. Ama sesi çıkmadı. Çünkü o an ihtiyacı vardı—ve bunu ilk kez fark ediyordu.
“Nasıl değişeceğimi bilmiyorum,” dedi sonunda.
Aylin’in yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. “Önce özür dilemeyi öğrenmen lazım.”
Salonun içinde bir hareket oldu. İnsanlar birbirine baktı. Milyarder Kassem Al-Raşid… özür dileyecek miydi?
“Kime?” dedi Kassem.
“Bana,” dedi Aylin netçe. “Çünkü bana söz verdin, tutmadın. Ve bana kötü davrandın.”
Kassem’in boğazı düğümlendi. Yıllardır özür dilememişti. Özür, onun dünyasında “zayıflık” demekti.
Ama Aylin gözlerini kırpmadan ekledi:
“Özür dilemek zayıflık değil. Güçlü olmak demek.”
Zeynep Sarıgül başını salladı. Osman Bey de.
Kassem, çevresindeki insanların “ilk defa doğru bir şey oluyor” bakışını gördü. Ve kendinde, uzun zamandır bastırdığı bir şeyin kıpırdadığını hissetti: Utanç.
Derin bir nefes aldı. Dizleri titrese de dik durdu. Aylin’e baktı.
“Aylin,” dedi titrek bir sesle, “ben… sana yanlış yaptım. Sen bana yardım ettin. Ben seni küçümsedim. Sözümü eğip büktüm. Bunun için… özür dilerim.”
Salon alkışladı. Bu alkış, bir başarı alkışı değil; bir “nihayet” alkışıydı.
Aylin’in yüzü aydınlandı.
“Bak,” dedi, “şimdi daha iyi hissedeceksin.”
Kassem şaşkınlıkla başını salladı. Gerçekten de… bir yük hafiflemişti. Özür, gururun kaybı değil; ruhun rahatlamasıymış.
Aylin, işin en can alıcı noktasına döndü:
“Şimdi sıra sözünü tutmaya geldi.”
Kassem tekrar gerildi. Para… hâlâ onun için kontrol demekti. Ama Aylin’in annesi o an öksürük krizini bastırmak için göğsüne elini götürdü. Kassem bunu gördü. Gerçek hastalığı. Gerçek ihtiyacı.
“Annenin hastalığı ne?” diye sordu ilk kez gerçekten merak ederek.
Fatma Hanım zayıf sesle: “Kalp… ameliyat gerekiyor.”
“Ne kadar?” diye sordu Kassem.
“Yaklaşık… elli bin lira,” dedi kadın. “Ama bizim için çok büyük.”
Kassem’in yüzü sertleşmedi. Yumuşadı. Çünkü o rakam, onun için bir akşam yemeği masrafıydı. Ama bu aile için bir hayat çizgisiydi.
“Tamam,” dedi kararlılıkla. “Anlaşmamız geçerli. Yüz bin dolar Aylin’in adına açılacak hesaba yatırılacak.”
Deniz Aydın hemen atıldı: “Bunu resmi hale getiriyoruz. Hemen.”
Kassem devam etti:
“Ve annenin ameliyatını da ben karşılayacağım. En iyi hastanede, en iyi ekiple.”
Fatma Hanım’ın gözlerinden yaşlar süzüldü. Bu kez korku değil, rahatlama gözyaşıydı.
Aylin, Kassem’e sarıldı. Sarılma kısa ama gerçekti; paraya değil, değişime sarılmak gibiydi.
Kassem, uzun zamandır kimsenin ona böyle sarılmadığını fark etti. Çıkar olmadan. Şart olmadan.
“Bana bir şey daha öğretir misin?” diye fısıldadı Kassem.
Aylin başını kaldırdı. “Ne?”
“Nasıl mutlu olunur?”
Aylin düşündü. Sonra, sanki dünyanın en basit kuralını söylüyormuş gibi konuştu:
“Mutlu olmak için… birinin yükünü hafifletmek yeter.”
Bölüm 7 — Ertesi Gün: Söz Kâğıda, Değişim Hayata Yazılır
Ertesi gün Kassem, ofisinde küçük bir toplantı ayarladı. Yanında Osman Bey, Zeynep Sarıgül, Avukat Deniz Aydın ve birkaç danışman vardı. Aylin, kocaman bir koltukta, ayakları yere değmeden oturuyordu. Fatma Hanım, heyecan ve çekingenlikle etrafına bakıyordu.
Kassem, masanın üzerine iki dosya koydu:
-
Aylin adına açılmış hesap ve paranın yatırılma belgesi
Fatma Hanım’ın ameliyat ve tedavi süreci için hastane anlaşması
Deniz Aydın net bir dille maddeleri okudu. Her şey şeffaftı. Her şey güvence altındaydı. Bu kez “kontrol” değil, “hak” vardı.
Kassem, bir üçüncü dosyayı daha açtı.
“Bir karar aldım,” dedi. “Bu olay, benim için sadece bir utanç gecesi değil. Bir uyanış gecesi.”
Osman Bey, dikkatle baktı. “Ne yapmayı planlıyorsun?”
Kassem, yavaşça konuştu:
“Bir vakıf kuracağız. Yetenekli ama yoksul çocuklar için. Eğitim, sağlık ve temel ihtiyaç desteği. Adını da… Aylin Eğitim Vakfı koymak istiyorum.”
Aylin’in gözleri büyüdü. “Benim adım mı?”
“Evet,” dedi Kassem. “Çünkü bana en büyük dersi sen verdin.”
Zeynep Sarıgül gülümsedi. “Bu, doğru bir adım. Ama sürdürülebilir olmalı.”
“Olacak,” dedi Kassem. “Başlangıç için on milyon dolar bütçe ayırıyorum.”
Fatma Hanım korkuyla fısıldadı: “Efendim… bu çok…”
Kassem başını salladı. “Bu, benim ‘iyiliğim’ değil. Bu, benim borcum. İnsanlığa borcum.”
Aylin, çekinerek sordu: “Abi… ben de yardım edecek miyim?”
Kassem gülümsedi. “Evet. Sen vakfın çocuk danışmanı olacaksın.”
“Ben daha okumayı yeni öğreniyorum,” dedi Aylin.
Kassem, ciddi bir ifadeyle cevap verdi: “Okumayı öğrenirsin. Ama kalbinin gördüğünü ben öğrenemedim. Sen, insanları tanıyorsun.”
O sırada sekreter içeri girip fısıldadı: “Efendim, basın arıyor. Dün geceki video viral olmuş.”
Kassem’in yüzü gerildi. Medya… itibar… yine aynı kelimeler.
Aylin, sakince dedi ki: “Abi, konuş. Belki başka zenginler de değişir.”
Bu cümle Kassem’i durdurdu. Çünkü Aylin haklıydı: Bir insanın değişimi, başkalarının değişimine kapı olabilirdi.
“Tamam,” dedi. “Ama Aylin de yanımda olacak. Çünkü bu hikâyenin sahibi o.”
Bölüm 8 — Ameliyat Günü ve Başka Çocuklar
İki ay sonra Fatma Hanım’ın ameliyat günü geldi. Hastanenin koridorları, Çırağan’daki ihtişamdan farklıydı: Burada gerçek vardı. Burada korku, umut, ter, dua vardı.
Aylin, bekleme salonunda ellerini birbirine kenetlemişti. “Ya annem uyanmazsa?” dedi.
Kassem, yanına oturdu. “Korkarız,” dedi. “Ama korkmak, sevgidir. Sevdiğimiz için korkarız.”
Aylin şaşkınlıkla baktı. “Sen de korkuyor musun?”
“Evet,” dedi Kassem. “Güçlü olmak, korkmamak değil. Korkarken doğru olanı yapmaktır.”
Ameliyat başarılı geçti. Doktor Özkan çıktı ve gülümsedi: “Her şey yolunda.”
Aylin ağladı bu kez. Saklamadı. Çünkü bu gözyaşı, artık lüks değildi; özgürlüktü.
Tam o sırada acil serviste bir hareketlilik oldu. Trafik kazası geçirmiş iki çocuk getirildi. Ailelerinin maddi durumu kötüydü. Kassem hemen devreye girmek istedi ama Aylin, duramadı. Koşup çocukların yanına gitti.
Birinin bacağı kırılmış, diğeri korkudan titriyordu. Aylin yanlarına oturdu, yumuşak sesle konuştu. Masal anlattı. Elini tuttu. “Geçecek,” dedi.
Doktor Özkan uzaktan izleyip fısıldadı: “Bu çocuk… nasıl böyle sakinleştiriyor?”
Kassem, kısık sesle cevap verdi: “Kalbe dokunmayı biliyor. Benim öğrenemediğim şeyi biliyor.”
O an Kassem, yardımın sadece para olmadığını anladı. Para, kapıyı açardı. Ama kapıdan içeri giren şey, merhametti.
Bölüm 9 — Hastane Tabelası: Aylin’in Adı, Binlerce Çocuğun Nefesi
Altı ay sonra Kassem bir sürpriz hazırladı. Aylin’i arabaya bindirdi.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordu Aylin.
“Senin hayaline,” dedi Kassem.
Şehrin dışında büyük bir araziye geldiler. İnşaat vardı. Vinçler, işçiler, beton sesleri… Ve büyük bir tabela:
“Aylin Çocuk Hastanesi — Yapım Aşamasında”
Aylin dondu. “Bu… bu ne?”
Kassem’in sesi yumuşaktı. “Çocuklar için ücretsiz bir hastane. Senin adınla.”
Aylin koşup tabelaya dokundu. Sanki yazı gerçek değilmiş gibi. Sonra geri dönüp Kassem’e sarıldı.
“Bu en güzel hediye,” dedi. “Ama abi… bu sadece benim değil. Her çocuğun hakkı.”
Kassem gülümsedi. “İşte bu yüzden senin adını taşıyor. Çünkü sen, ‘hak’ demeyi öğrettin.”
Açılış günü geldiğinde yüzlerce insan toplandı. Basın, devlet yetkilileri, hayırseverler, vakıf bursiyerleri… Ama en ön sırada, eskiden yardım isteyen çocuklar vardı. Şimdi umut olan çocuklar.
Kassem kürsüde konuştu:
“Bir yıl önce ben, paranın her şeyi çözdüğünü sanıyordum. Bir çocuğu küçümseyerek eğlenebileceğimi sandım. Ama o çocuk bana şunu öğretti: Gerçek güç, yardım edebilmekte.”
Aylin mikrofona uzandı. Mikrofon büyük geliyordu ama sesi nettı:
“Burada para geçmez. Burada sadece iyileşmek var.”
Kurdele kesilecekti. Aylin makası tuttu, sonra durdu. Kassem’e baktı:
“Abi… birlikte keselim. Bu bizim değil, herkesin başarısı.”
İkisi birlikte kurdeleyi kesti. Alkışlar yükseldi. O alkış, Çırağan’daki gibi boş değildi. İçinde nefes vardı.
İlk hasta beş yaşında bir kızdı. Kalp problemi vardı. Babası korkuyla “Paramız yok,” dedi.
Aylin gülümsedi. “Burada para yok amca. Burada iyileşmek var.”
Bölüm 10 — Beş Yıl Sonra: İyiliğin Bulaşıcı Haritası
Beş yıl geçti.
Aylin on üç yaşına geldi. Artık okulunda çok başarılıydı. Sadece derslerde değil—insanların içinde de.
Türkiye’nin birçok ilinde çocuk hastaneleri açılmıştı. Vakıf büyümüştü. Binlerce çocuk burs almış, binlerce aile tedavi desteği görmüştü.
Kassem… bambaşka bir adam olmuştu. Hâlâ zengindi, hâlâ güçlüydü. Ama gücün tanımı değişmişti. Artık gücü, birini susturmakla değil; birini ayağa kaldırmakla ölçüyordu.
Bir akşam Aylin, Kassem’in yanında otururken sordu:
“Abi… şimdi mutlu musun?”
Kassem, hiç düşünmeden cevap verdi: “Evet. İlk kez gerçekten.”
“Neden?”
“Çünkü artık yalnız değilim,” dedi. “Ve artık kimseyi küçük görmüyorum.”
Aylin başını salladı. “İyilik bulaşıcıdır. Sen de bulaştırdın.”
Kassem gülümsedi. “Bunu bana sen bulaştırdın.”
Aylin, bir süre sustu. Sonra ekledi:
“Biliyor musun abi… o gece bana yüz bin dolar teklif etmiştin. Ben önce parayı hayal ettim. Sonra annemi. Sonra… senin yüzünü hatırladım. Çünkü senin yüzünde acı vardı.”
Kassem’in gözleri doldu. “Ben o acıyı, bacağımda sanıyordum,” dedi. “Meğer kalbimdeymiş.”
Aylin, sanki çok doğal bir şey söylüyormuş gibi omuz silkti:
“Kalp de tamir olur. Bazen bir tokayla, bazen bir özürle.”
Kassem kahkaha attı—bu kez gerçek bir kahkaha. Çırağan’daki kahkahalara benzemeyen, içten bir kahkaha.
İstanbul’un gecesinde Boğaz yine parlıyordu. Ama artık Kassem için ışık, avizelerde değil; bir çocuğun gözlerinde yanıyordu.
Ve Aylin’in küçük torbası… artık ekmek kırıntıları taşımıyordu.
Artık umut taşıyordu.