Türk İstihbaratı Suriye’deki Kimyasal Sevkiyatı Bir Tır Şoförüyle Nasıl Durdurdu

Sarı Dumanın Gecesi
Bölüm 1 – Dinlenme Tesisinde Bir Kibrit
Şubat 2017’nin soğuğu Gaziantep’te bile kemiklere işliyordu. Şehrin ışıkları arkada kaldıkça, otoyolun kenarındaki dinlenme tesisleri başka bir dünyaya dönüşürdü: mazot kokusu, kamyon motorlarının derinden gelen uğultusu, plastik bardakta içilen çayın buharı ve herkesin dilinin ucunda ama adını koymaya çekindiği bir tedirginlik.
Kemal Aydın kırk yedi yaşındaydı. Yirmi üç yıldır direksiyon başındaydı; “Ortadoğu hattı” dediğinde, çoğu insanın kafasında bir harita değil, bir gölge canlanırdı. O gölgeyi Kemal gerçek olarak bilirdi: sınır kapılarının insanı yoran bekleyişlerini, dillerin birbirine karıştığı kontrol noktalarını, yük listesinin bir sayfasının bile hayat kurtarabildiği ya da hayat söndürebildiği anları.
Savaş öncesinde haftada iki sefer yaptığı yerler artık birer hatıra gibiydi. Eski müşteriler ya kaybolmuştu ya da “kayıp” kelimesinin bile açıklayamadığı biçimde yoktu. Rotalar değişmişti, kurallar değişmişti, en çok da insanların yüzleri değişmişti. Kemal’in yüzü de değişmişti; gözlerinin içindeki sakinlik, yıllar içinde daha derine çekilmişti.
O gece saat 22 sularında, tırının yanında sigara içiyordu. Gökyüzü, şehir ışıklarından uzakta daha karanlık olurdu; yıldızlar görünür, insanın zihnindeki düşünceler de aynı netlikle belirirdi. Kemal sigarasının ateşini rüzgârdan saklamaya çalışırken bir adam yaklaştı.
Orta yaşlı, sakin, sıradan görünümlü… Ne takım elbise ne de resmî bir tavır. Sanki tesiste mola veren herhangi biriydi. Kemal’e bakıp başıyla selam verdi.
“Bir kibrit var mı?” dedi.
Kemal kibriti uzattı. Adam sigarasını yaktı. “Sağ ol,” dedi. Sonra öyle bir cümle kurdu ki Kemal’in omuzları farkında olmadan gerildi.
“Bu yolları hâlâ ezbere biliyorsun, değil mi?”
Kemal’in yüzü değişmedi. Direksiyon insanı poker suratlı yapardı. Ama içi, yıllardır unutmaya çalıştığı bir şeyle—şüpheyle—kıpırdadı.
“Ne yolu?” diye sordu.
Adam, cevabı önemsemeden konuşmaya devam etti. Sanki iki eski tanıdık gibi, sanki hava soğuk olduğu için sohbet ediyorlarmış gibi. Ama kelimeler, iyi seçilmiş, dikkatle yerleştirilmişti.
“Kimi insanlar vardır,” dedi adam, “bir ülkenin en pahalı cihazlarından daha faydalıdır. Çünkü onlar ‘sahayı’ tanır. Haritayı değil. Kokuyu, sesi, duruşu… Nerede ne zaman durulur, nerede susulur… Bunu bilir.”
Kemal, sigarasından bir nefes çekti. Uzakta bir yerde, belki de sınırın ötesinde, boğuk bir patlama sesi duyuldu. Tesisin ışıkları titremedi; ama insanın içindeki ışık bazen böyle seslerde titrerdi.
Adam cebinden kâğıt çıkarmadı. Telefon da uzatmadı. Sadece konuştu.
“Birkaç gün içinde,” dedi, “kötü bir şey olacak. Bunu engellemek için sana ‘kahraman ol’ demeyeceğim. Kahramanlık, çoğu zaman mezarlık taşına yazılan bir kelime. Ben senden sadece… bildiğin bir şeyi hatırlamanı isteyeceğim.”
Kemal boğazını temizledi. “Ben devlet işi bilmem,” dedi. “Ben şoförüm.”
Adam başını salladı. “Tam da bu yüzden.”
On beş dakika sürdü o konuşma. On beş dakikanın sonunda adam, Kemal’e küçük bir telefon numarası söyledi. Kemal numarayı ezberledi; deftere yazmadı. Adamın istediği buydu. Sonra adam gitti. Kalabalığa karışmadı; sanki rüzgârın içine karıştı.
Kemal sigarasını söndürdü. Bir süre tırına bakmadan öylece durdu. Kendi hayatını düşündü: direksiyon, sınır kapıları, evde bekleyen sessizlik… Sonra aklına, yıllardır gördüğü ama hiçbir zaman “benim işim değil” diyerek geçiştiremediği görüntüler geldi: ambulansların taşıdığı çocuklar, duman altındaki sokaklar, gözleri boşalmış anneler.
O gece tesisten ayrıldığında cebinde yalnızca bir telefon numarası yoktu.
Beyninde ağır bir karar vardı.
Bölüm 2 – Güvenli Evdeki Haritalar
Kemal, ilk temasından iki gün sonra Gaziantep’in dışında, sanayi bölgesine yakın, sıradan görünen bir binanın kapısını çaldı. Dışarıdan bakınca terk edilmiş bir müteahhit ofisi gibi duruyordu: yıpranmış tabela, perdeleri çekili pencereler, önünde rastgele park etmiş iki araç.
İçeride ise bambaşka bir dünya vardı.
Duvarlarda sınır hattı haritaları, masalarda dizüstü bilgisayarlar, kapalı bir odadan gelen düşük sesli konuşmalar… İnsan, mekânın sessizliğinden bile burada “normal” bir şey dönmediğini anlardı.
Kemal’i üç kişi karşıladı. İsim yoktu. Sadece kısa, nötr hitaplar. Her biri, yüzünü ele vermeden konuşmayı bilen insanlardı; gözleri konuşur, ağızları minimum kelimeyle iş görürdü.
Toplantı üç saat sürdü. İlk saat, Kemal’e hiçbir görev verilmedi. Sadece gösterdiler. Kanıtlar, raporlar, tanıklıklar… Kemal kendini zor tuttu. Bir tır şoförü, yolun üstünde her şeyi görürdü ama görmekle anlamak arasında bir uçurum vardı. O gün, o uçurumun kenarında durdu.
İkinci saat, teklif geldi.
Kimse Kemal’e silah vermedi. Kimse “şu noktaya git, şu aracı durdur” demedi. Kimse onu çatışmanın içine atmadı. Onlardan gelen istek, rahatsız edici derecede sade görünüyordu:
“Senin bildiğin yollar var,” dediler. “Bizim haritalarımız var. Harita, yolu gösterir. Ama harita, yolun huyunu bilmez. Biz yolun huyunu istiyoruz.”
Kemal, duvardaki güzergâh çizgilerine baktı. Bu çizgiler ona yabancı değildi. Savaş öncesinde, yükü limandan alır, geceyi bir mola yerinde geçirir, sabah kontrol noktasını aşar, öğleden sonra teslimata yetişirdi. O rotalar şimdi dikenliydi; ama hâlâ gerçekti.
Üçüncü saat, asıl ağırlık kendini gösterdi. Onlar Kemal’den “bir şey yapmasını” değil; “bir şeyi mümkün kılmasını” istiyorlardı.
Soru şuydu:
“Bir konvoyun, kimseye saldırmadan, kimseyi hedef almadan, doğal bir gerekçeyle gecikmesi gerektiğinde… bunun en olası olacağı yer neresidir?”
Kemal bir süre sustu. Çünkü bu soru, yol bilgisi gibi masum görünse de; cevabının insan hayatıyla ölçüleceğini hissetti.
Sonra haritaya yaklaştı. Parmaklarıyla bir noktayı işaret etti. “Şuralar,” dedi, sesi boğuk. “Orada yol daralır. Ağır araçlar mecburen yavaşlar. Alternatif geçiş de zordur.”
Onlar not aldı. Kemal, yolu tarif etti ama ayrıntılara girmedi. Çünkü ayrıntı, bazen teknik bilgi değil; bazen vicdandır. Ve vicdan, çizgiyi aşınca kendini affetmez.
Toplantının sonunda bir cümle söylediler:
“Senin yapacağın şey, bir ‘müdahale’ değil. Bir ‘zaman oluşturma.’ Zaman, bazen en güçlü araçtır.”
Kemal imza atmadı. Evrak verilmedi. Kâğıt, iz demekti. Bu işte iz istenmiyordu.
Kemal dışarı çıktığında hava daha soğuktu. Ama onun içindeki sıcaklık da artmıştı: korkunun sıcaklığı.
Bölüm 3 – Yolların Hafızası
Kemal eve dönmedi o gece. Dönse bile uyuyamayacağını biliyordu. Çünkü bu tür kararlar, insanın başını yastığa koymasına izin vermez. Zihnin bir köşesinde hep aynı cümle dolaşır:
Ben kimim ki?
Kemal’in hayatı, sıradan bir hayat olmuştu hep. Gençliğinde direksiyon öğrenmiş, bir süre şehir içi taşımacılık yapmış, sonra uluslararası taşımaya geçmişti. Çoğu zaman adı bile bilinmezdi: “şoför” derlerdi.
Ama şoförlerin bilmediği bir şey yoktur; sadece konuşmadıkları şey çoktur.
Kemal, savaşın ilk yıllarında bir kez sınırın ötesinde mahsur kalmıştı. Bir kontrol noktasında saatlerce beklemiş, gecenin bir yarısı geri çevrilmişti. O sırada gördüğü insanlar… yüzlerindeki korku… Kemal’in içine, bir daha çıkmayan bir tortu bırakmıştı.
“Bana ne?” diyememişti. Ama “ben ne yapabilirim?” de diyememişti.
Şimdi ilk kez, “ne yapabilirim?” sorusunun bir cevabı vardı: yolu bilmek.
Yol… herkesin üstünden geçtiği ama kimsenin gerçek anlamda tanımadığı bir şey.
Kemal’in zihninde hatıralar canlandı: tır parkları, köprüler, virajlar, rampalar… bazı yerler vardır; kışın buz tutar, yazın asfalttan duman çıkar. Bazı yerler vardır; orada zaman yavaşlar. Çünkü yolun kendisi daralır. Çünkü kamyonlar mecburen bekler. Çünkü hayat, fiziksel olarak sıkışır.
Kemal’in görevi, kimsenin dikkatini çekmeyecek bir “sıradanlık” üretmekti. En tehlikeli iş, çoğu zaman en sıradan görünen iştir.
Ve bu sıradanlığın içinde, bir ülkenin aklı başka bir hamleyi hazırlayacaktı: bilgiyle, kanıtla, diplomasiyle.
Kemal o gece, kendini bir satranç taşına benzetti. Ne vezirdi, ne şah. Ama bazen bir piyon, oyunun kaderini değiştirirdi.
Bölüm 4 – Operasyonun Görünmez Yüzü
Mart’ın ilk haftasında her şey hızlandı. Kemal’e bir yük verildi: insani yardım. Battaniyeler, kuru gıda, tıbbi malzeme… Hepsi gerçekti, hepsi yasaldı. Bu, hem vicdani bir siperdi hem de görünür bir kılıf. Kemal bunun önemini anladı: Gerçek olmayan bir hikâye, ilk rüzgârda dağılırdı. Gerçek olan ise, en sert rüzgârda bile ayakta dururdu.
Kemal’e tek bir şey söylendi: “İletişim sessizliği.” Telefon yok. Mesaj yok. Kimseyle gereksiz konuşma yok. Sadece planı uygula, sonra dön.
Kemal’in bilmediği şeyler de vardı; bilmemesi gerekiyordu. O, sahaya gönderilen bir “operatif” değildi. O, bir insanın hayatında nadiren üstlendiği türden bir roldeydi: gözlenebilir ama anlaşılmaz.
O günlerde Kemal’in zihninde en çok dönen kelime “kimyasal” oldu. Kimyasal silah… Bir insanın nefesini hedef alan bir ölüm biçimi. Kemal bir tır şoförüydü; tırlar genelde hayat taşırdı: yiyecek, ilaç, eşya… Bir tırın ölüm taşıması fikri, ona doğaya aykırı geliyordu.
Yükün yol boyunca geçeceği yerleri düşünürken, zihninde hep aynı görüntü canlandı: bir çocuk, nefes almaya çalışırken… Kemal’in içi bu görüntüyle sıkıştı.
Ve bir sabah, uyandığında kendine şunu söyledi:
“Ben bu işin parçası olacağım. Çünkü olmazsam, kendi hayatıma da yabancı kalacağım.”
Bölüm 5 – Sınırın Ötesinde Aynı Gökyüzü
Sınır kapısına vardığında, güneş yeni yükseliyordu. Türk tarafındaki prosedürler rutin geçti. Kemal yılların alışkanlığıyla sabırlıydı; kâğıt gösterir, mühür bekler, sorulara kısa cevaplar verirdi.
Suriye tarafına geçtiğinde dünya değişmedi—ama renkler soldu. Binalar daha kırık, yollar daha boş, yüzler daha sertti. Hava aynıydı belki, gökyüzü aynıydı; ama insanların gökyüzüne bakma şekli farklıydı.
Kemal direksiyonu sıkı tuttu. Yolda, harabeye dönmüş köyler gördü. Bir zamanlar tabelası olan yerler şimdi isimsizdi. İnsan bazen “medeniyet” dediği şeyi, bir duvarın sağlamlığında zanneder. O duvar yıkılınca medeniyetin aslında insanın içindeki bir anlaşma olduğunu anlar.
Kemal, belirlenen noktaya doğru ilerledi. Saatleri hesapladı; ama asıl ölçtüğü şey saat değildi. Sakinliğini ölçüyordu.
“Yorgun bir şoför gibi görün,” demişlerdi. Yorgun şoför olmak kolaydı; zaten yorgundu. Zor olan, yorgunluğun altındaki korkuyu saklamaktı.
Kendi kendine mırıldandı:
“Ben sadece işimi yapıyorum.”
Bunu defalarca tekrarladı. Çünkü bazen insan, gerçeği kendine tekrar ederek ayakta kalır.
Bölüm 6 – Köprünün Önündeki Bekleyiş
Öğleden sonra, yolun daraldığı, geçişin mecburen yavaşladığı yere ulaştı. Terk edilmiş bir mola noktası… Pas tutmuş bir pompa, çökmüş bir sundurma, rüzgârın bile içeri girmeye çekindiği bir ıssızlık.
Kemal tırını öyle bir konumlandırdı ki geçiş doğal biçimde zorlaştı. Sonra indi. Eldivenlerini taktı. Alet çantasını açtı. Her hareketi yavaş, her hareketi “gündelik” olmalıydı.
İnsan, korktuğunda hızlı davranmak ister. Kemal ise yavaşladı. Çünkü hız, dikkat çekerdi. Dikkat, soru demekti. Soru, hata demekti.
İlk korna sesleri geldiğinde içinden bir ürperti geçti. “Tamam,” dedi kendi kendine. “Sıradan bir sorun. Sıradan bir gün.”
Sonra askerî araçlar göründü.
İşte o an, Kemal’in kalbi bir anlığına direksiyona değil, boğazına çıktı. Ama yüzüne yansıtmadı. Çünkü yıllardır sınır hattında şunu öğrenmişti: Korkunu gösterirsen, korkunun sahibi olurlar.
Askerler bağırdı, soru sordu. Kemal kısa cevaplar verdi. Belgeleri uzattı. Yükün insani yardım olduğunu söyledi. Tırın kasasını açtırdılar, baktılar. Gerçek malzemeler görünce, şüpheleri bir süre dağıldı.
Kemal tüm bunları yaşarken, etrafındaki dünya başka bir oyunun sahnesiydi. Çünkü o sırada, uzakta bir yerde, bir gözlemci bir noktaya yerleşiyor; başka bir yerde bir başka gözlemci geçişi izliyordu. Kemal onları görmedi, bilmedi. Ama onların varlığını, sanki rüzgârın içinde bir fısıltı gibi hissetti.
Ve sonra asıl konvoy göründü.
Dört araç… disiplinli, sert, aceleci… Bir şeye yetişmeye çalışan bir hızları vardı. Onlar köprüye yaklaştığında, yolun tıkandığını gördü. Durmak zorunda kaldılar.
Kemal’in avuçları terledi. Bunu kimse görmesin diye elini pantolonuna sildi. Yüzünü yorgun ve bıkkın bir ifadede tuttu.
Konvoyun içindeki adamların bakışında bir sabırsızlık vardı. Sabırsızlık, bazen hataya dönüşürdü. Kemal’in görevi, o sabırsızlığın uzamasını sağlamaktı. Çünkü uzayan her dakika, bir başka hamleye alan açıyordu.
O dakikalar içinde Kemal, tuhaf bir şey fark etti:
Bu kadar ağır silahlı, bu kadar düzenli bir konvoy… sıradan bir lojistik taşıma gibi davranmıyordu. İnsan, bazı yüklerin ağırlığını tırın aksından değil, taşıyanların yüzünden anlar.
Kemal içinden “Allah’ım” dedi. İlk kez yıllar sonra, dua gibi bir kelime çıktı ağzından; ama sesi duyulmadı.
Bölüm 7 – Bilginin Silaha Dönüştüğü An
Konvoy beklerken, Kemal askerlerin konuşmalarını anlamaya çalışmadı. Anlasa bile bir şey yapamazdı. Onun rolü sınırlıydı: zaman.
Zamanın içinde ise başka bir şey oluyordu: kanıt.
Bu hikâyenin en garip kısmı şuydu: Ortada çatışma yoktu. Silah patlamıyordu. İnsanlar birbirine saldırmıyordu. Ama yine de, o dar geçitte dünyanın dengesi değişebilirdi.
Çünkü bir ülke, eline geçen bilgiyi doğru anda doğru yere ulaştırdığında, fiziksel güç kullanmadan bir konvoyu geri çevirebilirdi.
Kemal bunu o an “hissetti” sadece. Sonradan öğreneceği şeylerin çoğunu o gün asla öğrenmedi. Ama bekleyişin bir yerinde, konvoyun komutanı telsizden uzun bir mesaj aldı.
Kemal konuşmayı duymadı. Ama yüz ifadesini gördü.
Önce şaşkınlık. Sonra öfke. Sonra… istemeden gelen bir kabulleniş.
Komutan etrafa sertçe baktı. Adamlarına işaret etti. Konvoy, dar yolda manevra yapmaya başladı.
Bir tırın dar bir yerde dönmesi zordur; bir de arkasında savaşın gölgesi varken daha zordur. Ama döndüler.
Ve geldikleri yöne doğru uzaklaştılar.
Kemal, o an bir şeyin gerçekten bittiğini anlamadı. Çünkü bazı zaferler sevinçle gelmez; önce boşluk getirir. Kemal’in içine büyük bir boşluk oturdu. Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu.
Sonra kendine geldi. Çünkü hâlâ rolündeydi. Hâlâ “yorgun şoför” olmalıydı.
İşini bitirdi, tırını toparladı ve yola devam etti.
Bölüm 8 – Teslimat, Sessizlik ve Eve Dönüş
Gece yarısından sonra Halep’e vardı. Şehrin karanlığı, yalnızca elektriksizlikten değildi; insanın içindeki ışık da sönmüştü sanki. Yükü teslim etti. Evrakını aldı. Kimse ona “bugün ne yaptın?” diye sormadı.
Çünkü sorulması gereken soru buydu:
Bir insan, yaptığı şeyi bilmeden nasıl kahraman olur?
Kemal kahraman olduğunu düşünmedi. Kendini hâlâ aynı adam sanıyordu: direksiyon, yol, mola.
Ertesi sabah sınırı geçtiğinde göğsündeki ağırlık biraz azaldı. Türkiye tarafına adım atmak, bir insanın nefesinin açılması gibiydi. Ama o ağırlık tamamen gitmedi. Çünkü o gün, Kemal’in hayatına bir şey daha eklenmişti: sır.
Sır, insanı büyütür mü küçültür mü bilinmez. Ama kesin olan bir şey vardır: Sır, insanı değiştirir.
Bölüm 9 – Teşekkür Edilmeyen Teşekkür
Operasyondan iki hafta sonra, aynı dinlenme tesisinde Kemal’i o adam buldu. Yine aynı sıradanlıkla geldi. Yine aynı sessiz tonla konuştu.
“İyi misin?” diye sordu.
Kemal bir an güldü. “Sence?” dedi. “Bana ‘iyi misin’ mi soruyorsun?”
Adam, ilk kez küçük bir tebessüm etti. “Haklısın,” dedi. “Yanlış soru.”
Bir süre sustu. Sonra tek bir cümle söyledi:
“Yaptığın şey, düşündüğünden çok daha fazla insanın hayatını kurtardı.”
Kemal’in boğazı düğümlendi. “Ne oldu?” diye sordu. “Gerçekten… ne oldu?”
Adam başını iki yana salladı. “Bunu bilmen gerekmiyor,” dedi. “Bilmemelisin.”
Kemal, sinirlenecek gibi oldu. Ama sonra anladı: bu cümle, onu küçümsemek için değil; onu korumak içindi. Bilmek, bazen yük değil; bazen hedef demekti.
Kemal, sessizce başını salladı. Adam gitmeden önce, Kemal’in omzuna dokunmadı—ama gözleriyle bir tür saygı bıraktı.
O gün Kemal şunu fark etti:
Devletin aklı bazen görünmez çalışır. Ve görünmez çalışan şeylerin içinde, görünür bir insanın küçücük bir hareketi koca bir kapıyı kapatabilir.
Bölüm 10 – Yedi Yıl Sonra: Direksiyonun Hatırladıkları
Yedi yıl geçti. Kemal hâlâ tır kullanıyordu ama artık o hatlara gitmiyordu. Avrupa güzergâhlarında çalışıyordu. Daha düzenli yollar, daha farklı sınırlar, daha “normal” kontrol noktaları.
Ama geceleri, özellikle uzun sürüşlerde, bazı anlar geri gelirdi. Yol, insanın hafızasını tetiklerdi. Bir köprü gördüğünde, bir geçitte yavaşladığında, terk edilmiş bir mola yerinin yanından geçtiğinde aklına aynı soru düşerdi:
Ya o gün… zaman yaratamasaydım?
Kemal hiçbir zaman “tarihin akışını değiştirdim” demedi. Böyle cümleler ona büyük gelirdi. O, sadece şunu bilirdi: Bir gece, bir yerde, bir şey geri döndü. Ve binlerce insan, bunun farkına bile varmadan yaşamaya devam etti.
Bazı hayatlar böyle kurtulur işte.
Manşet olmaz. Kutlama olmaz. Madalya olmaz.
Sadece bir şoför, bir yol ve cesaretin sessiz hâli olur.
Kemal, direksiyon başında bazen aynaya bakar, kendi yüzüne kısa bir an dikkat kesilirdi. O yüz, yedi yıl önceki yüz değildi. Daha yaşlıydı. Ama daha netti.
Çünkü kendine cevap vermişti:
Ben kimim ki?
Ben, yolun bildiğini bilen biriyim.
Ve bazen, bir insanın bildiği tek şey—yol—birçok insanın hayatta kalması için yeter.