Milyoner Avukatsız Kaldı Temizlikçi “BEN SAVUNACAĞIM!” Diyerek Mahkemeyi Şoke Etti

TEMİZLİKÇİNİN SAVUNMASI
(Tam Hikâye)
İstanbul Anadolu Adliyesi’nde o sabah hava diğer günlerden farklı kokuyordu. Koridorlar, gazeteci kalabalığının telaşlı adımlarıyla dolmuş, her köşeye bir kamera, her merdiven boşluğuna bir mikrofon sızmıştı. Türkiye’nin en büyük iş insanlarından Doruk Saruhan, milyonluk yolsuzluk davasında köşeye sıkışmıştı.
Savunma avukatı, duruşmaya saatler kala ani bir rahatsızlık geçirip hastaneye kaldırılmış, yerine başka bir avukat bulunamamıştı. Herkes aynı şeyi fısıldıyordu:
“Bu iş bitti. Doruk bu davadan sağ çıkamaz.”
Saat tam 10:00’ı gösterdiğinde, mahkeme salonunun kapıları açıldı. Hakim kürsüdeki yerini aldı, savcı Levent Aksoy masasına yerleşti, gazeteciler arka sıralarda not defterlerine sarıldı. Doruk, sanık sandalyesine oturduğunda, hayatında ilk kez yüzündeki kendinden emin ifade yerini yorgun bir çaresizliğe bırakmıştı.
Hakim dosyaya göz gezdirip başını salladı.
“Sanık müdafii hazır olmadığından, zorunlu müdafii görevlendirilmesi için duruşmanın—”
Tam o sırada, salonda arka kapı açıldı. Ahşap zeminde tok, net, tereddütsüz adımlar duyuldu. Temizlik üniforması giymiş genç bir kadın, elinde kalın bir dosyayla içeri girdi. Lacivert elbisesinin üzerine giydiği beyaz önlük, mahkeme salonunun ciddi atmosferiyle tuhaf bir tezat oluşturuyordu.
Kadın, kürsüye doğru yürürken bir an bile başını eğmedi. Salondan hafif kıkırdamalar yükseldi, bir muhabir yanındakine eğilip fısıldadı:
“Herhalde yanlış salona girdi.”
Kadın dosyayı havaya kaldırdı. Sesi, tüm salonu dolduracak kadar açıktı:
“Sayın Hakim, onu ben savunacağım.”
Bir anda salon karıştı. Kahkahalar, alaycı mırıltılar, fısıltılar… Doruk başını kaldırıp ona baktı; yüzündeki şaşkınlık gizlenemeyecek kadar açıktı.
“Hanımefendi…” dedi hakim, gözlüklerini indirip dikkatle bakarak, “siz de kimsiniz?”
Kadın, duruşma zaptına geçecek kadar net bir cümleyle kendini tanıttı:
“Adım Meryem Kara, sayın hakim. Doruk Saruhan’ın savunmasını yapmak istiyorum.”
Arka sıralardan tekrar fısıltılar yükseldi. Savcı dudaklarını büzüp alaycı bir ifadeyle öne eğildi.
Doruk dayanamayıp konuştu:
“Saçmalamayın. Siz benim evimde çalışan temizlik görevlisisiniz. Lütfen oturun. Bu bir oyun değil.”
Savcı Levent Aksoy, fırsatı kaçırmadı:
“Sayın hakim, bu durum yargıyı küçümsemektir. Savunmayı yapacak lisanslı bir avukat yoksa duruşmanın ertelenmesi gerekir.”
Hakim kalemini masaya bıraktı, gözlerini Meryem’e dikti.
“Sakin olun hanımefendi. Siz avukat değilsiniz, anladığım kadarıyla.”
Meryem bir adım daha attı. Sesinde zerre titreşim yoktu.
“Hayır efendim, değilim. Ama iki yıl hukuk okudum. Okulu bırakmak zorunda kaldım. Şu anda temizlik işi yapıyorum. Yine de bu dava dosyasını baştan sona inceledim.”
Salonda gülenler oldu. Savcı dudaklarını kıvırdı.
“Ne yani, gece vakti kanun mu çalıştınız? Burası televizyon dizisi değil.”
Meryem başını hiç çevirmeden yanıt verdi:
“Evet. Kanun çalıştım. Her gece insanların çöpe attığı gazete eklerinden, eski ders kitaplarından, fotokopilerden… Bu dosyadaki belgelerin çoğunu sizden önce okudum.”
Bu kez salonda sessizlik ağır bastı. Hakim, merakını gizleyemedi.
“Peki bu davayı savunmayı neden istiyorsunuz?”
Meryem derin bir nefes aldı. Yıllardır boğazında düğümlenen öfke ilk kez sesine karıştı.
“Çünkü bu dosyada bir yanlışlık var, sayın hakim. Ve Doruk Saruhan’ın imzaladığı iddia edilen o sözleşmede, imza sahteciliği olduğunu düşünüyorum.”
Doruk’un gözleri büyüdü.
“Ne diyorsunuz siz?”
Savcı hemen atıldı:
“Bununla ilgili uzman incelemesi yapıldı. Hanımefendinin böyle bir iddiayı ortaya atması hukuken geçersiz.”
Meryem, çantasından bir sayfa çıkarttı, hakime uzattı.
“Geçersiz olabilir ama yanlış değil. Şuraya bakın. Tarih formatı bile farklı. Bu sözleşmeyi hazırlayan kişi, Doruk Bey’in şirketinde kullanılan standart şablonu kullanmamış. Ayrıca IP kaydı raporunda da bir çelişki var.”
Hakim, sayfayı inceledi. Kaşları hafifçe kalktı.
“Gerçekten ilginç…”
Savcı itiraz etti:
“Bunlar tamamen amatör yorumlar.”
Meryem bu kez savcıya dönüp gözlerinin içine baktı.
“Amatör olabilir ama doğru.”
Salondaki kameralar Meryem’e odaklanmıştı. Ondan daha emin görünen kimse yoktu. Hakim sandalyesine yaslandı, bir süre düşündü. Ardından Doruk’a döndü:
“Sayın Saruhan, bu hanımefendinin geçici savunmanızı yapmasına izin veriyor musunuz?”
Doruk alçak bir sesle mırıldandı:
“Bu delilik…”
Sonra Meryem’e baktı. Artık gözlerinde küçümseme yoktu; yerini ağır bir merak almıştı.
“Peki,” dedi sonunda. “Konuşsun bakalım.”
Meryem başını hafifçe eğdi; bir teşekkür gibi. Masaya geçti, önündeki belgeleri düzenlemeye başladı. Savcı küçümseyici bir kahkaha attı.
“Hazırsanız başlayalım hanımefendi. Bakalım temizlik kovalarından hukuk kürsüsüne uzanan bu yol, ne kadar dayanıklıymış.”
Meryem dosyasını kapattı, gözlerini savcıya dikti.
“Dayanıklı olup olmadığını siz değil, kanıtlar belirler.”
Salonda bir uğultu daha yükseldi. Hakim tokmağını masaya vurdu.
“Geçici savunma hakkı tanınmıştır. Duruşma, savunma tarafının sunduğu yeni inceleme gerekçesiyle yarına ertelenmiştir.”
Meryem, o tokmak sesinin içinde hayatının yön değiştirdiğini biliyordu.
LOŞ BİR EVDE YANAN IŞIK
Mahkeme salonu yavaş yavaş boşalırken Doruk, Meryem’e yaklaştı.
“Gerçekten bu dosyayı sen mi inceledin? Hem de çalışırken?”
Meryem, yorgun ama inatçı bir gülümseme ile cevap verdi:
“Ben yıllardır herkes uyurken çalışıyorum, Doruk Bey. Hem de hiç kimsenin fark etmediği bir yerde.”
O an Doruk, karşısında duran kadına bakarken, içinden geçen tek cümle şuydu:
“Bu kadın… Belki de tek şansım.”
Meryem adliyeden çıktığında, basın mensupları etrafını sardı. Mikrofonlar uzatıldı:
“Temizlik görevlisi olduğunuz doğru mu?”
“Doruk Saruhan’ı gerçekten siz mi savunacaksınız?”
“Bu bir reklam çalışması mı?”
Meryem hiçbirine cevap vermeden kalabalığın arasından yürüdü, Ümraniye’ye giden bir taksi çevirdi. Arabanın camından dışarı bakarken, günün ağırlığı omzuna çöküyordu.
Mahallesine vardığında, dar sokaklar her zamanki gibiydi. Çocuklar top oynuyor, bakkalın önünde yaşlılar çay içiyordu. Dünya herkes için aynıydı, sadece Meryem için değil.
Eski apartmanın bodrum katındaki tek odalı daireye girdiğinde, içerideki nemli hava yüzüne çarptı. Bir köşede dar bir yatak, diğer köşede eski bir masa, sırtı sallanan bir sandalye… Duvara bantlanmış sararmış hukuk kitabı posteri hâlâ aynı yerde duruyordu: “Türk Medeni Kanunu – Temel İlkeler”.
Meryem ayakkabılarını çıkarıp sandalyeye bıraktı, kettle’ı çalıştırdı. Yorgunluk kemiklerine kadar işlemişti ama masaya yaydığı dava dosyaları onu bekliyordu. Masa lambasını yaktı; loş bir ışık odanın geri kalan karanlığını delmeye çalışıyordu.
Sayfa sayfa, satır satır yeniden okumaya başladı. İmzalardaki o küçük farklılıklar, tarih formatındaki tutarsızlık, şirket şablonunda bulunması gereken ama o belgede olmayan güvenlik damgası…
“Bu dosyada bir şey var…” diye fısıldadı kendi kendine.
Tam o sırada telefonu titredi. Ekranda tanımadığı bir numara vardı. Tereddütle açtı.
“Efendim?”
Kalın, boğuk bir erkek sesi duyuldu:
“Mahkemede bugün biraz fazla konuşmuşsun.”
Meryem’in boğazı kurudu.
“Kiminle görüşüyorum?”
“Sana bir tavsiye. Bu işten çekil. Yoksa kendini hiç hoşlanmayacağın yerlerde bulursun. Temizlik işine geri dön, Meryem. O davada adını bile bilmediğin insanların canını sıkma.”
Telefon, Meryem cevap veremeden kapandı. Bir süre elindeki kağıtlar titredi, gözleri duvara yapıştırdığı o eski hukuk posterine kaydı.
Korkuyordu. Evet. Ama o korkunun altında başka bir duygu vardı:
“Eğer bu kadar uğraşıyorlarsa, demek ki gerçekten saklamak istedikleri bir şey var.”
Derin bir nefes aldı. Kendi kendine fısıldadı:
“Çekilmemi istiyorsunuz demek… Demek ki doğru yoldayım.”
Telefon yeniden titredi. Bu kez mesajdı. Gönderen: Doruk Saruhan.
“Bugün söylediklerin ilginçti ama bu dava çok büyük. Bence yarın gelme.”
Meryem, ekranı uzun süre elinde tuttu. Sonra tek bir kelime yazdı:
“Geleceğim.”
Gönder’e bastı. O an artık biliyordu: Bu dava sadece Doruk’u değil, kendini de savunma davasıydı.
VİLLADAN OFİS KORİDORUNA: İZ SÜRMEK
Ertesi sabah, adliyeye gitmeden önce Meryem önce yıllardır çalıştığı Çekmeköy’deki villaya uğradı. Doruk Saruhan’ın geniş arazinin ortasına kurulmuş modern evi, yüksek duvarları ve güvenlik kameralarıyla adeta bir kale gibiydi.
Güvenlik görevlisi kapıyı açarken şaşkınlıkla baktı:
“Abla, bugün resmi temizlik yoktu, değil mi?”
Meryem kibarca gülümsedi.
“Biliyorum. Doruk Bey’le konuşmam lazım. Uygun mudur?”
Görevli kararsız kaldı ama sonunda içeri buyur etti.
Villa salonuna girdiğinde Doruk, camın önünde elinde kahve bardağıyla İstanbul’un sisli sabahına bakıyordu. Meryem’i görünce somurtkan bir ifadeyle döndü.
“Mesajımı almadın mı? Bugün gelme demiştim.”
Meryem’in sesi sakindi ama kelimeleri keskin:
“Aldım. Ama gelmek zorundaydım.”
Doruk sinirle nefes alıp verdi.
“Dün yaptığın şey medyada rezalet oldu. ‘Temizlikçi savunma yaptı’ diye başlık atmışlar. Bu dava benim için ölüm kalım meselesi. Amatörlük kaldırmaz.”
Meryem, masaya çantasını bırakıp dosyadan bazı kağıtları çıkardı.
“Ben amatör değilim. Sadece diplomam yok. Dosyayı okudum. İmzada sahtecilik var. Bunu siz bile fark etmemişsiniz.”
Doruk başını çevirdi, camdaki yansımasına baktı. Sesini alçaltarak konuştu:
“Bana karşı komplo kurulduğunu biliyorum ama bunu ispatlamanın yolu temizlik görevlilerinin sezgileri değil, uzman raporlarıdır.”
Meryem geri adım atmadı.
“Peki sorarım size; bu belgeleri son bir yılda kim hazırladı?”
Doruk hafifçe duraksadı.
“Genelde Polat hazırlardı. Eski asistanım.”
Meryem çantasından bir fotoğraf çıkardı. Polat’ın bilgisayar ekranında açık olan belgelerin ekran görüntüsüydü.
“Bu görüntü, Polat’ın bilgisayarında bulunmuş. Zaman damgası, davanın açılmasından iki ay önceye ait. Sözleşmenin taslağı o tarihte hazırlanmış. Yani bu belge, muhtemelen bir tuzak için özel olarak hazırlanmış.”
Doruk şaşkınlıkla fotoğrafa baktı.
“Bunu nereden buldun?”
“Dün gece dosyaları karşılaştırırken. Şablon farklı, meta veriler farklı. Bu, dışarıdan müdahale olduğunu gösterir. Birileri sizin adınıza imza atıp, sizi köşeye sıkıştırmaya çalışmış.”
Doruk uzun süre konuşamadı. Sonunda yumuşayan bir sesle sordu:
“Yani bu işte gerçekten bir hinlik olabileceğini söylüyorsun.”
Meryem başını eğmedi:
“Sadece söylüyor değilim, kanıtlamaya başlıyorum.”
Doruk koltuğa çöktü.
“Elimdeki en güvendiğim adam oydu. Toplantılara girer, belgeleri hazırlar, imzaları bana getirirdi. Peki o şimdi nerede?”
Meryem omuz silkerek cevap verdi:
“Bilmiyorum ama bulmamız gerektiğini biliyorum. Polat’ın eski çalıştığı muhasebe ofisine bugün gideceğim. Orada bir iz bırakmış olabilir.”
Doruk kaşlarını çattı.
“Bu çok tehlikeli, Meryem. Bu adamlar basit insanlar değil.”
Meryem duraksadı.
“Dün gece telefonla tehdit edildim zaten.”
Doruk bir anda doğruldu.
“Ne? Kim aradı?”
“Bilmiyorum. Ama davadan uzak durmamı söyledi.”
Doruk’un yüzündeki ifade sertleşti.
“Bu artık sadece bir dava değil. Bu bir savaş.”
Meryem kapıya yönelirken Doruk’un sesi arkadan yetişti:
“Meryem.”
Genç kadın durdu, omzunun üzerinden baktı.
“Sen bunu neden yapıyorsun? Ücretini bile doğru düzgün alamayan bir temizlik çalışanısın. Bu riskleri alacak sebebin ne?”
Meryem’in bakışları donuk ama kararlıydı.
“Çünkü ben bir gün adliyede avukat olmak istiyordum. Bunu elimden aldılar. Ama adalet duygumu alamadılar. Eğer siz masumsanız, bunu ortaya çıkarmak benim de kendi hayatımı geri kazanmam demek.”
Doruk o an anladı. Karşısındaki kadın, yalnızca onun davasını değil, kendi yarım kalmış hikâyesini de savunuyordu.
KAYIP ASİSTAN, KARANLIK PARA
Kadıköy’de, eski bir iş hanının rutubet kokan merdivenlerinden çıkan Meryem, ikinci kattaki soluk tabelaya baktı:
“Polat Timur – Finans Danışmanı”
Kapı biraz aralıktı. Tereddütle itti. İçeri girince dağınıklık bir tokat gibi yüzüne çarptı: Açık çekmeceler, yerlere saçılmış klasörler, yan yatırılmış bir sandalye… Bilgisayar yoktu.
Birileri burayı çoktan aramıştı.
Kağıt yığınlarının arasında dolaşırken yerde buruşturulmuş bir kağıt parçası gözüne ilişti. Eğilip aldı, açtı. Bir banka dekontuydu.
Gönderen: Polat Timur
Alıcı: Aksoy Danışmanlık Ltd.
Tutar: 480.000 TL
Meryem’in kalbi hızlı atmaya başladı.
“Demek ki bağlantı burada…”
Tam o sırada arka tarafta bir kapı gıcırdadı. Meryem irkildi, başını hızla çevirdi; kimse yoktu ama yalnız olmadığı hissi ensesine saplandı. Ofisten çıkıp koridora yöneldi. Merdivenlere vardığında alt kattaki ana kapının yanında siyah montlu bir adamın beklediğini fark etti.
Adam, Meryem’i görünce hafifçe gülümsedi.
“Dosyaları arıyorsun, değil mi?”
Meryem bir adım geri çekildi.
“Siz kimsiniz?”
Adam soruyu duymazdan gelip yaklaştı.
“Polat’ın ofisine giren ilk kişi sen değilsin, son kişi de olmayacaksın. Ama şanslısın; sana kapıyı açan biz değildik.”
Meryem’in boğazı sıkıldı.
“Ne istiyorsunuz?”
Adam gözlerini kısarak fısıldadı:
“Bu davadan uzak durmanı. Bu tavsiye değil. Uyarı. Gerçeği aramak güzel ama bulanların başına bazen kötü şeyler gelir.”
Meryem’in elleri titriyordu ama geri adım atmadı.
“Ben sadece gerçekleri bulmaya çalışıyorum.”
Adam başını yana eğdi.
“Senin yerin mahkeme salonunda değil. Bunu unutma.”
Arkasını döndü, kapıdan çıktı, kalabalığın içinde kayboldu. Meryem hızlı adımlarla peşinden gitmek istedi ama adam yok olmuştu bile.
Yakındaki bir kafeye girip güvenlik kameralarının altında oturdu. Hemen Doruk’u aradı, olanları anlattı. Dekontu, tehdit eden adamı, dağınık ofisi…
Doruk telefonda kısa bir süre sessiz kaldı. Sonra konuştu:
“Bu iş düşündüğümüzden çok daha karanlık, Meryem.”
Meryem kafasının içinde hızla notlar alıyordu: Polat – 480.000 TL – Aksoy bağlantısı – ofise baskın – profesyonel takipçiler…
“Onlar birlikte hareket ediyorsa,” diye mırıldandı kendi kendine, “ben de yalnız savaşmayacağım.”
O an, bu savaşta içeriden konuşacak birine ihtiyaç duyduğunu anladı. Bu düzenin içinde çalışan, vicdanı sesini bastıramayan birine…
USB’DEKİ GERÇEKLER
Ümraniye’deki evine döndüğünde hava kararmış, apartmanın dar koridorlarına sessiz bir yorgunluk çökmüştü. Meryem masaya yaydığı belgeleri yeniden sıraladı. Aksoy Danışmanlık’ın ticaret sicil kaydını inceledi, adresin Aksoy Holding’in yan kuruluşlarından birine ait olduğunu gördü.
“Bağlantıyı saklamayı becerememişler bile,” diye geçirdi içinden.
Kapı zili çaldığında, yüreği bir an yerinden fırlayacak gibi oldu. Kapıyı açtığında, karşısında endişeli bakışlı, orta yaşlı zayıf bir kadın buldu.
“Sen Meryem misin?”
“Evet, buyurun.”
Kadın içeri girmedi, etrafına bakınarak konuştu.
“Senden bir şey saklayamam. Polat’a bir süredir ulaşamıyoruz. Dün gece birileri evine gelmiş, eşyalarını toplamış. Sanki apar topar kaçmış gibi.”
Meryem’in kalbi hızlandı.
“Polat’ın nesi oluyorsunuz?”
“Eski komşusuyum. Mahalleden biriyim. Bir keresinde senin adını anmıştı. ‘Başım belaya girerse Meryem ne olduğunu anlar’ demişti.”
Kadın, elindeki küçük zarfı Meryem’e uzattı.
“Bu, evinde kalmış. Belki işine yarar. Benden duymadın.”
Sonra arkasına bile bakmadan uzaklaştı. Meryem zarfı kapıyı kilitledikten sonra açtı. İçinden küçük bir USB bellek ve tek cümle yazılı bir kağıt çıktı:
“Eğer bunu okuyorsan, beni susturdular.”
Meryem’in elleri buz gibi kesildi. Bilgisayarını açtı, USB’yi taktı. Ekranda bir klasör belirdi:
“gerçek_alt_cizgi_evraklar”
İçinde üç dosya vardı:
-
Polat’ın Aksoy Danışmanlık’a gönderdiği e-postalar
Sahte sözleşmenin taslak hali
Bir toplantı ses kaydı
İlk dosyayı açtı. E-postalarda açıkça yazıyordu:
“Sözleşmenin ilk taslağını gönderdim. Tarih kısmını değiştirmeniz gerekiyor. Doruk Bey bu hafta yurt dışında. İmzaları manipüle etmek daha kolay olacak.”
Meryem’in elinin tersi dudaklarına gitti.
İkinci dosyada sahte sözleşmenin ham hali vardı. Kenarlarda küçük notlar:
“İmza kısmı gözden geçirilecek.”
“TFS şablonu kullanılmayacak.”
En altta: “D.S anlamaz.”
Meryem gözlerini kapadı. Bu sadece sahtecilik değil, açıkça bir aşağılama, bir tuzaktı.
Son dosya ses kaydıydı. Kulaklığını taktı, tıkladı.
Polat’ın sesi net şekilde duyuluyordu:
“Doruk’un şirketi güçlü ama kırılgan. Bu hamleyle onu köşeye sıkıştırabiliriz.”
Başka bir erkek sesi devraldı:
“Savcıya bilgi sızdırıldı. Zemin hazır. Sizin tek yapmanız gereken imza ve IP eşlemesini ayarlamak.”
Meryem kulaklığı hızla çıkardı. Nefesi kesilmişti. Savcının adı geçmiyordu ama “savcıya bilgi sızdırıldı” cümlesi bile yeterince ağırdı.
Hemen Doruk’u aradı.
“Polat’ın USB belleğini buldum. Her şey burada. Sahte imzalar, e-postalar, ses kayıtları… Savcılığa erken bilgi sızdırıldığını açıkça söylüyorlar.”
Doruk’un sesi, telefonda şaşkınlık ve öfke arasında gidip geldi:
“Meryem… Bunları mahkemeye sunarsak dava biter.”
“Bu iş mahkemede bitmez, Doruk Bey. Bu bir çetenin parçası. Savcı bile bu işin içinde olabilir.”
Telefonda kısa bir sessizlik oldu. Ardından Doruk’un sesi geldi:
“Meryem, artık geri dönüş yok.”
Meryem ekranda kendi yansımasına baktı. Gözleri kararlıydı.
“Ben zaten geri dönmek için başlamadım.”
USB’yi küçük metal bir kutuya koydu. Bu sadece bir kanıt değil, çok sayıda insanın hayatını değiştirebilecek bir bombaydı.
ELİF’İN SESİ
Gece yarısına doğru telefon yine çaldı. Numara gizliydi. Meryem tereddütle açtı.
“Efendim?”
Çekingen ama kararlı genç bir kadın sesi duyuldu:
“Meryem Hanım, lütfen kapatmayın. Ben… Aksoy Holding’de çalışıyorum.”
Meryem’in kalbi hızlandı.
“Adın ne?”
“Elif. Muhasebe departmanındayım. Polat’la çalışan ekipteydim. Onların yaptığını biliyorum.”
Meryem sandalyeye oturdu, gözlerini kapattı.
“Ne biliyorsun Elif? Konuşabilirsin.”
Elif zorlanarak anlatmaya başladı. Sözleşme sahteciliği… Polat’a yapılan para transferi… Savcıya gönderilen dosyalar… Hepsini görmüştü. Asıl talimatı veren kişinin, holdingin en büyük hissedarı Tahir Aksoy olduğunu söyledi.
“Peki bunu mahkemede söyleyebilir misin?” diye sordu Meryem.
Elif’in sesi titredi:
“Eğer konuşursam beni bitirirler. Babamı tehdit ettiler. Dükkanını yakacaklarını söylediler. Ama susarsam da yaşayamayacağım.”
Meryem yumuşak ama net konuştu:
“Elif, bu yaptığın şey büyük cesaret ister. Seni yalnız bırakmam. Duruşmaya gelmek zorunda değilsin. Önce güvenliğini sağlarız. Gerekirse tanıklığını gizli şekilde kayda alırız. Ama doğruyu söylemen gerek.”
Elif’in hıçkırıklarını saklamaya çalıştığı belli oluyordu.
“Konuşacağım. Ama beni saklamalısın.”
“Yarın kalabalık ama güvenli bir yerde buluşacağız,” dedi Meryem. “Bugün saklan, kimseye hiçbir şey söyleme.”
Ertesi gün Üsküdar sahilindeki küçük bir çay bahçesinde buluştular. Elif’in yüzü solgun, gözaltları mosmordu. Çantasını sanki içinde tüm korkuları varmış gibi sıkı sıkı tutuyordu.
Meryem, gülümseyerek elini uzattı.
“Korkma. Artık yalnız değilsin.”
Elif derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı. Tahir Aksoy’un muhasebe katına indiği gün… Doruk’un şirketine gönderilecek sahte sözleşmenin hazırlanışı… Dışarıdan getirilen bilişimci ile IP yönlendirmeleri… Polat’a verilen para… Savcı Levent Aksoy’un kardeşinin holdingin hukuk danışmanı olduğu gerçeği…
“Dosyanın bazı belgeleri, dava açılmadan önce savcıya gitti,” dedi Elif. “Bunu biliyorum. Bizzat gördüm.”
Meryem’in içinden yükselen öfke, yüzüne soğukkanlılık olarak yansıdı.
“Mahkemede bunu anlatmaya hazır mısın?”
Elif dudaklarını ısırdı, gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Babamı koruyabilirsen… Hazırım.”
Meryem elini onun elinin üzerine koydu.
“Seni de, babanı da koruyacağız. Bu kez adalet, sadece güçlüler için değil, senin gibi korkan ama susmayanlar için de işleyecek.”
EVDEKİ MESAJ VE GÜVENLİ EV
O akşam Meryem, Doruk’un ofisine Elif’le birlikte gitti. Doruk onları görünce şaşırdı.
“Bu genç kadın kim?”
Meryem net cevap verdi:
“Davanın dönüm noktası.”
Elif titreyen sesiyle bildiklerini anlattığında, Doruk’un yüzündeki ifade birkaç kez değişti: Öfke, şaşkınlık, suçluluk, minnet… Anlattıklar, bildiği dünyayı yerle bir ediyordu.
“Bu anlattıkların her şeyi bitirir,” dedi Doruk.
“Evet,” dedi Meryem, “ama Elif’in hayatını da riske atar. Onu saklamalıyız.”
Doruk, telefona uzanıp güvenilir birkaç kişiyi aradı. Elif kısa sürede güvenli bir adrese götürüldü. Meryem içinden bir söz verdi:
“Bu genç kadının başına, benim gözüm açıkken hiçbir şey gelmeyecek.”
Gece geç saatte Meryem kendi evine döndüğünde apartman koridoru zifiri karanlıktı. Normalde loş da olsa bir ışık yanardı. Anahtarıyla kapıyı açmak için uzandığında, kapının hafif aralık olduğunu fark etti.
“Ben kapıyı kilitlemiştim…”
İçeri girdiğinde, manzara tokat gibiydi: Masa devrilmiş, çekmeceler açılmış, belgeler yerlere saçılmıştı. Eşyalarına dokunan olmamıştı. Sadece dosyalar…
Bu bir hırsızlık değil, açık bir mesajdı.
Yerdeki belgeleri toplarken masanın altında parlak beyaz bir kağıt gördü. Üzerinde yalnızca iki kelime yazıyordu:
“Sıranı bil.”
Meryem’in içi ürperdi. Boğazı düğümlendi. Telefon çaldığında elini zor kaldırdı. Ekranda Doruk’un adı vardı.
“Efendim?”
“Sesin kötü geliyor. Neredesin?”
“Evime biri girdi. Dosyalar karışmış. Bir not bırakmışlar.”
Doruk’un sesi sertleşti:
“Oradan hemen çık. Çantanı al, dışarı çık. Seni gelip alıyorum.”
Meryem bu kez itiraz etmedi. Çantasına USB’yi ve en önemli belgeleri koyup apartmandan çıktı. Soğuk hava yüzüne çarpınca biraz kendine geldi. Az sonra Doruk’un arabası sokağa girdi.
Normalde soğukkanlılığıyla bilinen adam, bu kez açıkça telaşlıydı.
“İyi misin?” diye sordu kapıyı açar açmaz.
“İyiyim. Ama onlar, sadece dosyaların peşinde değil. Gözdağı vermek istiyorlar.”
Doruk direksiyona geçti, dişlerini sıkarak konuştu:
“Bu iş burada bitti. Seni koruyamazsam kendimi affetmem.”
Meryem, camdan dışarı bakarken sakin ama inatçı bir tonla cevap verdi:
“Önemli olan ben değilim, Doruk Bey. Bu kumpası açığa çıkarmamız gerekiyor.”
“Senin hayatın en önemli şey,” dedi Doruk. “Bunu anlamıyor musun? Seni susturmaya çalışıyorlar.”
“Biliyorum. Demek ki doğru yerdeyim.”
Doruk, onu şehrin kalabalığından uzak, Beykoz’daki bir misafir evine götürdü. Girişte alarm sistemi, kameralar… Kapıyı açarken söyledi:
“Bu evde her şey kontrol altında. Bu gece buradasın. Kimse seni bulamaz.”
Meryem alışık olmadığı bu koruma hâlinden tuhaf bir rahatsızlık ve minnet karışımı bir duygu hissetti. Kapıdan içeri adım attığında, yıllardır ilk kez gerçekten güvende olduğunu hissetti.
Doruk çıkmadan önce kapıda durdu, ona döndü.
“Meryem… Sen benim tanıdığım en güçlü insansın.”
Meryem başını eğdi, ne diyeceğini bilemedi. Doruk ekledi:
“Yarın adliyeye birlikte gideceğiz. Elif’i de koruyacağız. Bu savaşı beraber vereceğiz.”
“Evet,” diye geçirdi içinden Meryem. “Birlikte.”
BASININ ÖNÜNDE GERÇEKLER
Ertesi sabah Beykoz’daki misafir evinin penceresinden dışarı baktığında, İstanbul ince bir sisin altındaydı. Telefonuna bakan Meryem, Doruk’tan gelen mesajı gördü:
“Hazır mısın? Bugün birlikte açıklama yapıyoruz.”
Bugün sadece mahkeme değil, kamuoyu da ikna edilmeliydi.
Doruk arabayla geldiğinde Meryem’i başıyla selamladı.
“Basına karşı dikkatli ol. Sorular sert olacak. Bizim tek silahımız gerçekler. Onu da sen taşıyorsun.”
“Benim başka silahım yok zaten,” dedi Meryem gülümseyerek.
“Bu yeter,” diye mırıldandı Doruk.
Adliye önüne geldiklerinde, alan insan kaynıyordu. Ulusal kanallar, internet gazeteleri, sosyal medya yayıncıları… Flaşlar patlıyor, mikrofonlar uzanıyordu.
“Temizlikçi hukukçu burada!”
“Davanın kaderini değiştiren kadın adliyede!”
Meryem, kalabalığın uğultusunu bir perde gibi arkaya itip Doruk’la birlikte basın kürsüsüne çıktı. Doruk kısa bir açıklamayla söze başladı:
“Bugüne kadar hakkımdaki suçlamalarla ilgili konuşmadım. Ancak öğrendiğim gerçekler, bugün susmamı imkansız kılıyor. Yanımda duran Meryem Kara, dosyanın benden bile iyi bir okuyucusu. Ve bugün bazı gerçekleri sizinle paylaşacak.”
Mikrofon Meryem’e uzatıldı. Kalabalık bir anda sessizliğe gömüldü. Meryem derin bir nefes aldı.
“Ben bu davaya bir avukat olarak değil, bir vatandaş olarak adım attım. Dosyayı incelediğimde gördüm ki burada büyük bir yanlışlık var. Bu dava sadece bir iş insanını değil, adalet sistemini de hedef alan bir planın parçası.”
Mikrofonların arkasından fısıldaşmalar yükseldi. Meryem devam etti:
“Elimde imzanın sahte olduğunu gösteren taslaklar, sahte sözleşmeyi hazırlayanlarla yapılan yazışmalar, toplantı kayıtları ve hukuka aykırı yönlendirmeler var.”
Çantasından USB’nin kopyalarını çıkardı.
“Bu dosyalarda, Polat Timur’un Aksoy Holding’le olan para ilişkisi, sahte belge hazırlama talimatları ve savcılığa erken sızdırılan bilgi paketleri yer alıyor.”
Bu cümle, kalabalığın üzerine buz gibi bir su döküldü. Savcıyla holding arasındaki olası bağ, günlerce konuşulacak bir skandal demekti.
Tam o sırada adliye kapısından iki memur eşliğinde Savcı Levent Aksoy göründü. Yüzü taş gibiydi. Kalabalığı yararak Meryem’e doğru yürüdü.
“Bu iddiaların hepsi asılsız,” dedi sert bir sesle. “Bunları basın önünde açıklamanız suçtur.”
Doruk öne çıktı.
“Asıl suç, sahte delilleri mahkemeye sunmak, sayın savcı.”
Meryem ise sakinliği bozmadan konuştu:
“Sayın savcı, iddiaların kanıtları yarın duruşmada sunulacak. Eğer yanlış olduğumu düşünüyorsanız, mahkemede görüşürüz.”
Savcı bir anlık tereddütle sustu. Çünkü Meryem’in sesinde öyle bir özgüven vardı ki, o anda söyleyeceği her söz, kendi aleyhine dönebilirdi.
KARAR GÜNÜ
Ertesi gün, adliyenin merdivenlerinden çıkarken Meryem’in adımları çok daha netti. Bugün duruşma değil, kader günüydü. Basın yine oradaydı ama o artık kameraları görmüyormuş gibi yürüyordu.
Salona girdiklerinde hâkim kürsüdeki yerini aldı. Savcı Levent Aksoy’un yüzü solgun, gözaltları morluydu. Geceyi pek rahat geçirmediği belliydi.
Hakim tokmağını masaya vurdu:
“Duruşma başlamıştır. Savcı, dün basına yansıyan iddialar hakkında mahkemeye sunacağınız bir şey var mı?”
Savcı boğazını temizledi.
“Sayın hakim, karşı tarafın basına servis ettiği belgelerin sahte olduğunu düşünüyoruz. Delillerin güvenilirliği şüphelidir.”
Hakim başını Meryem’e çevirdi.
“Savunma tarafı yeni deliller sunacak mı?”
Meryem ayağa kalktı. Salonun uğultusu kesildi.
“Evet, sayın hakim. Dosyalarımız ve tanığımız hazır.”
Çantasından USB belleklerin kopyalarını çıkarıp zabıt katibine verdi. Ekrana ilk olarak Polat’ın e-postaları yansıtıldı. Hakim, kırmızıyla işaretlenen cümleyi yüksek sesle okudu:
“İmza kısmını değiştirin. Tarih formatını Doruk’un şirketine göre ayarlamayın.”
Hakimin kaşları gerildi.
Savcı atıldı:
“Bu e-postaların doğruluğu kesin değildir!”
Meryem sakindi.
“E-postaların meta verileri üç ayrı bilirkişi tarafından incelenmiş ve doğrulanmıştır. Raporlar da az önce sunduğumuz delil dosyasında.”
Ardından sahte sözleşmenin taslak hali yansıtıldı. Kenarda yazan ufak notlar, sanki bir suç itirafıydı:
“TFS şablonu kullanılmayacak.”
“D.S anlamaz.”
Salondan öfke ve alay karışımı bir uğultu yükseldi. Doruk başını öne eğdi ama gözlerindeki öfke, yılların kibrinin yerini almıştı.
Sonra toplantı ses kaydı dinletildi.
Polat’ın sesi: “Savcıya dosyalar iletildi. Plan tam gaz ilerliyor.”
Salonda bir şok dalgası dolaştı. Savcı Levent’in yüzündeki renk çekilmişti.
Meryem son delili gösterdi: 480.000 TL’lik para transfer dekontu.
“Bu ödeme, sahte sözleşmeyi hazırlayan kişiyle, holding arasındaki doğrudan finansal ilişkiyi gösteriyor, sayın hakim.”
Hakim, belgeleri bir süre inceledi. Sonra sordu:
“Tanığınızı alalım.”
Mahkeme salonundaki ekranda, güvenli bir adresten video bağlantısı açıldı. Ekranda Elif’in yüzü belirdi. Gözleri kızarmış ama kararlıydı.
“Adınız ve mesleğiniz?”
“Adım Elif Yıldız. Aksoy Holding muhasebe departmanı çalışanıyım.”
Meryem sordu:
“Elif, Polat Timur ile Tahir Aksoy arasındaki süreci, sahte sözleşmenin hazırlanışını kendi gözlerinle gördün mü?”
“Elbette. Sözleşmenin sahte olduğunu biliyordum. Polat’a ödeme yapıldığını da. Ayrıca dava açılmadan önce bazı belgelerin savcılığa erken gittiğine şahit oldum.”
Hakim sordu:
“Bu süreçte herhangi bir baskı yaşadınız mı?”
Elif’in sesi titredi:
“Evet. Konuşursam babamın dükkanını yakmakla tehdit ettiler. İşimi kaybedeceğimi, başımıza kötü şeyler geleceğini söylediler.”
Salonda derin bir öfke uğultusu yükseldi. Kimse artık eski sakinliğinde değildi. Hatta bazı izleyiciler, “Yazık!” diye kendi kendine söyleniyordu.
Savcı itiraz etmeye yeltendi ama elinde artık bir şey kalmadığını biliyordu.
Hakim tokmağını, bu kez daha sert bir ifadeyle, masaya vurdu. Bir süre dosyaları inceledi, notlar aldı. Salon nefesini tutmuştu.
Sonunda ayağa hafifçe doğruldu ve kararını açıkladı:
“Sunulan deliller, karşı tarafça çürütülememiş, aksine organize bir sahtecilik şüphesini güçlendirmiştir. Sahte sözleşme, manipüle edilmiş belgeler, yasa dışı bilgi sızdırma ve organize planlama, mahkememizce sabit görülmüştür.
Bu nedenle;
-
Sanık Doruk Saruhan hakkında açılan dava düşürülmüş,
Kendisi tüm suçlamalardan beraat etmiş,
Dosyada adı geçen kişi ve kurumlar hakkında sahtecilik ve görevi kötüye kullanma suçlarından resen soruşturma başlatılmasına karar verilmiştir.”
Bir anlık sessizlikten sonra, salonda alkışlar patladı. Normalde mahkeme salonlarında böylesi görülmezdi ama kimse kendini tutamamıştı. Ayakta alkışlayanlar, ağlayanlar, birbirine sarılanlar…
Doruk, derin bir nefes alıp Meryem’e döndü. Gözlerinde ilk kez saf bir minnet ve gurur vardı.
“Meryem… Yaptın. Kazandın.”
Meryem başını salladı.
“Biz kazandık.”
BİR YIL SONRA: HALK ADALET MERKEZİ
Duruşmadan tam bir yıl sonra, Kadıköy’de eski bir halk eğitim merkezinin yenilenen salonunda kalabalık bir topluluk toplandı. Kapının üzerinde büyük bir tabela vardı:
“Halk Adalet Merkezi – Ücretsiz Hukuk Destek Birimi”
İçeride temizlik görevlileri, işçiler, hemşireler, şoförler, öğrenciler… Hepsi heyecanla kürsüye bakıyordu. Bugün merkezin birinci yılı kutlanıyordu. Bu kapının açılmasına vesile olan kişinin adı, artık çoğunun hayatında umutla anılıyordu: Meryem Kara.
Anons yapıldı:
“Kurucumuz Meryem Kara’yı sahneye davet ediyoruz.”
Meryem sahneye çıktığında salon ayağa kalktı. Alkış sesleri, bir mahkeme salonunda duyulamayan ama hak eden bir kişiye çoktan borçlu kalmış bir selam gibiydi.
Meryem, ellerini kaldırarak kalabalığı sakinleştirdi.
“Adalet, sadece güçlülerin yanında olduğunda adalet değildir,” diye başladı. “Yıllar önce adliye koridorlarında görünmez bir temizlik görevlisiydim. Diploma yoktu, ismimin bir ağırlığı yoktu. Ama bir gün bir dosyada yanlış bir şey gördüm. Bir insanın iftirayla çökertilmek istendiğine tanık oldum ve benden beklenen şey susmamdı.”
Bir an durdu, gözleri dolu dinleyenlerin arasına baktı.
“Susmadım. Çünkü o zaman anladım ki, susarsam bu düzen hiç değişmez.”
Salon sessizdi. Önde oturan yaşlı bir amca başını sallıyor, arka sıradaki genç bir kadın gözyaşlarını siliyordu.
“Bu merkez, bir mahkeme zaferinin değil, halkın gücünün sonucudur. Bir yılda dört yüzü aşkın kişiye ücretsiz hukuki destek verdik. İçinizden bazıları işçi, bazıları öğrenci, bazıları da…”
Bakışları arka sıralarda oturan genç bir kadına takıldı. Elif, yanındaki babasıyla birlikte ayakta alkışlıyordu. Meryem gülümsedi.
“Bazıları da sesini duyurmaya korkan ama vicdanının sesini susturamayan genç kadınlardı.”
Törenin sonunda sahneye Doruk çıktı. Artık ekranlardan tanınan, “beraat etmiş iş insanı” değil, şirketini yeniden yapılandırmış, etik komisyonlar kurmuş, kibrini üzerinden atmış bir adam vardı onun yerinde.
Mikrofonu eline aldı.
“Hâlâ inanmakta zorlandığım bir şey var,” dedi, seyircilere değil de doğrudan Meryem’e bakarak. “Beni milyarlarca liralık bir tuzaktan, bir temizlik görevlisi kurtardı. Üstelik, karşılığında hâlâ benden bir şey istemedi.”
Meryem hafifçe gülümsedi.
“Ben karşılığımı aldım. Bir insanın hayatı kurtuldu. Üstelik kendi hayatımı da geri kazandım.”
Doruk başını eğdi, sonra beklenmedik bir cümle söyledi:
“Sana bir teklifim olacak. Şirketimde değil… hayatımda. Ama zamanı geldiğinde.”
Meryem gözlerini kaçırdı; gülümsemesinde utangaç bir sıcaklık vardı.
“Şimdilik adaletle uğraşalım, Doruk Bey,” dedi. “Kalbimizin davaları sonra.”
Salondan hafif bir gülüş yükseldi. Ama o an herkes biliyordu ki bu hikâyenin bir de kalp tarafı vardı. Sadece şimdilik sırasını bekliyordu.
Meryem son cümlesini, ilk gün mahkemede söylediği o inatçı kararlılıkla kurdu:
“Unutmayın… Gücü parayla, unvanla ölçenler, bir gün sesi kısık bir insanın doğruluğu karşısında diz çöker. Haksızlığa karşı sustuğumuz her an, haksızlık güç kazanır. Ama tek bir kişi bile konuştuğunda, karanlık çatlamaya başlar.”
Salon onu ayakta alkışlarken, Meryem içinden sakince düşündü:
“Bu bir hikâyenin sonu değil; adalet arayan yüzlerce başka hikâyenin başlangıcı.”
Ve belki de bir gün, adliye koridorlarında temizlik kovasıyla değil, cüppesiyle yürüyeceği günlerin ilk adımlarını çoktan atmıştı.