Tamirci Baygın Zengin Patroniçeyi Hastaneye Taşıdı — 5 Saat Sonra Polisi Aradı
.
.
Gecenin Gölgesindeki Kahramanlık
Bölüm I: Maslak’ın Soğuk Işıkları
İstanbul, Maslak’ın cam ve çelikten kuleleri, kış akşamının karanlığında soğuk bir ihtişamla parlıyordu. Saat gece yarısını geçmiş, lüks iş merkezinin otoparkı neredeyse tamamen boşalmıştı. Yalnızca, 40 yaşındaki tamirci Mehmet Yılmaz’ın eski model Renault’su, pahalı Alman ve Japon otomobillerinin yanında, mütevazı bir gölge gibi duruyordu.
Mehmet, vardiyasını bitirmiş, yorgun argın evine, Kadıköy’e dönmeyi hayal ediyordu. Üç aydır, bu nakliye şirketinde gece şoförü ve teknik destek elemanı olarak çalışıyordu. İş, Pendik’teki küçük tamirhanesi battıktan sonra bulabildiği tek şeydi. Karısı Zeynep ve tıp okuyan kızı Elif ile lisedeki oğlu Can için bu işe katlanmak zorundaydı.
Şirketin sahibi, 40 yaşındaki Ayşe Demir, Maslak’ın zirvesinde oturan, acımasızlığı ve işkolikliğiyle nam salmış bir kadındı. Mehmet için o, sadece Excel tablosundaki bir maliyet kalemi, bir numaraydı. Ayşe Demir, çalışanlarının yüzüne bakmaz, en ufak hatada bile onları azarlardı.
Mehmet, arabasına doğru ilerlerken, siyah BMW’nin yanında bir karartı fark etti. Yaklaştığında, kalbi göğüs kafesini zorladı. Ayşe Demir, lüks kıyafetleri içinde, otoparkın soğuk betonunda hareketsiz yatıyordu. Yüzü morarmış, nefesi kesikti. Kırık ekranlı telefonu ve çantası etrafa dağılmıştı.
Mehmet, bir an tereddüt etti. Bu kadın, ona üç aydır cehennemi yaşatmıştı. Ama şu an, sadece yardıma muhtaç bir insandı.
Hızla diz çöktü, nabzını kontrol etti. Zayıf, düzensiz. Hemen 112’yi aradı. Operatör, E5’teki kaza nedeniyle ambulansın en az 20 dakika süreceğini söyledi.
20 dakika. Mehmet, iki yıl önce astım krizi geçiren oğlu Can’ı düşündü. Ambulansın gecikmesi yüzünden Can, neredeyse hayatını kaybediyordu. Zeynep’in ilk yardım bilgisi olmasaydı…
Bekleyemezdi.

Ayşe’yi kucağına aldı. Şaşırtıcı derecede hafifti. Onu eski Renault’sunun arka koltuğuna dikkatlice yerleştirdi. Arabaya bindi ve gaza bastı. Hedef, en yakın büyük hastane: Cerrahpaşa.
Gece İstanbul’unun ıslak sokaklarında, Mehmet hayatında hiç olmadığı kadar hızlı sürüyordu. Kırmızı ışıklar, hız limitleri… Hiçbiri umurunda değildi. Tek odak noktası, dikiz aynasından gördüğü solgun, hareketsiz yüzdü. 18 dakikada, 20 kilometrelik yolu kat etti.
Cerrahpaşa Acil Servisi’nin önünde freni kökledi. Ayşe’yi tekrar kucağına alıp içeri koştu. Doktorlar hemen müdahale etti. Anafilaktik şok. Kritik durum. Birkaç dakika daha geç kalsaydı, her şey bitebilirdi.
Mehmet, koridorda, terden sırılsıklam olmuş gömleğiyle tek başına kaldı. Şimdi, yaptığı şeyin ağırlığı omuzlarına çöktü. Milyonluk bir şirketin sahibini, izinsizce alıp, eski arabasıyla hastaneye getirmişti.
Sabah 3’e kadar bekledi. Bir hemşire gelip hastanın stabil olduğunu, Mehmet’in onu zamanında getirerek hayatını kurtardığını söyledi. Mehmet, hayatının en büyük rahatlamasını yaşadı. Bir hayat kurtarmıştı.
Bölüm II: Suçlama
Sabah 10’da, Ayşe Demir hastane yatağında gözlerini açtı. Hatırladığı son şey, otoparkta hissettiği baş dönmesiydi.
Hemşire, bir çalışanının onu getirdiğini anlattı. Ayşe’nin karnında soğuk bir huzursuzluk büyüdü. Bilinçsizdi. Biri onu almıştı.
İlk işi, binanın güvenliğini aramak oldu. Otopark kameraları, Mehmet Yılmaz’ın onu arabasına koyup hızla uzaklaştığını gösteriyordu. İkinci araması, avukatı Murat Özkan’aydı. Avukatı, bunun bir saldırı girişimi, belki de başarısız bir kaçırma operasyonu olabileceğini söyledi.
Üçüncü arama: Polis.
Yarım saat sonra, Başkomiser Ali Demir ve Komiser Emre Kaya hastane odasındaydı. Ayşe, Mehmet’i, adını bile hatırlamadığı o tamirciyi, saldırı ve kaçırma girişimiyle suçladı.
Başkomiser Ali Demir, deneyimli gözleriyle Ayşe’yi dinledi. Bir yandan da not alıyordu. Ayşe, çantasını kontrol etti. Rolex saat, pırlanta yüzük, nakit para… Hiçbir şey eksik değildi.
Polisler, soruşturma başlatacaklarını söyledi.
Mehmet Yılmaz, öğleden sonra 2’de evinde, bir hayat kurtarmanın huzuruyla kahvesini yudumlarken, kapı çaldı. Karşısında, üniformalı iki polis duruyordu.
“Bay Mehmet Yılmaz,” dedi Komiser Kaya. “Ayşe Demir’in şikayeti üzerine, dün geceki olayla ilgili konuşmamız gerekiyor.”
Mehmet’in dünyası başına yıkıldı. Saldırı mı? Hayatını kurtardığı için mi?
Karakolda, sorgu üç saat sürdü. Başkomiser Demir, Mehmet’i dikkatle dinledi. Mehmet, her şeyi anlattı: 112’yi arayışı, 20 dakikalık bekleme süresi, oğlunun astım krizi.
Başkomiser Demir, inanıp inanmadığını belli etmedi. Sadece, Mehmet’in şehri terk etmemesi gerektiğini söyleyerek onu serbest bıraktı.
Bölüm III: Başkomiserin Şüphesi
Başkomiser Ali Demir, bu vakada bir tuhaflık olduğunu hissediyordu. Saldırganlar, değerli eşyaları bırakmaz, kurbanı kendi arabalarıyla, kameraların olduğu bir hastaneye götürmezdi.
Demir, ertesi gün soruşturmaya derinlemesine daldı.
-
Hastane Raporu: Ayşe Demir, anafilaktik şok geçirmişti. 10 dakika daha geç kalsaydı, ölebilirdi.
Zaman Çizelgesi: Mehmet Yılmaz, 20 kilometrelik yolu 18 dakikada gitmişti. Bu, hayatını tehlikeye atarak, çılgınca sürdüğü anlamına geliyordu.
112 Kaydı: Mehmet’in çaresizce daha hızlı ambulans isteyişi, bir saldırganın soğukkanlılığına uymuyordu.
Tanık İfadeleri: Mehmet’in meslektaşları, onun dürüst, çalışkan ve ailesine düşkün bir adam olduğunu söylüyordu. Yaşlı bir sürücü, Mehmet’in oğlunun astım krizi hikayesini anlattı.
Tüm parçalar birleştiğinde, Demir, bir suçlunun değil, deneyimlerinin yönlendirdiği, çaresiz bir kahramanın resmini görüyordu.
Demir, hastanede Ayşe Demir’i ziyaret etti. Ona kamera kayıtlarını, zaman çizelgesini ve 112 aramasını gösterdi.
“Bayan Demir,” dedi Başkomiser Demir. “Saldırı planlayan biri, kurbanını kurtarmaz. Çalışanınız, çok az insanın yapacağı bir şeyi yaptı. Size hayatınızı verdi. Ve karşılığında, aldığı tek şey suçlama oldu.”
Ayşe sessiz kaldı. Yıllardır kimseye güvenmemeyi öğrenmişti. Ama Demir’in sözleri, zihnine bir şüphe tohumu ekmişti.
Bölüm IV: Yüzleşme ve İkinci Şans
Mehmet, sonraki üç günü belirsizlik içinde geçirdi. Hayatını kurtardığı için hapse mi girecekti?
Dördüncü gün, Başkomiser Demir aradı. Taksim’de bir kafede buluştular. Demir, soruşturmanın kendi görüşüne göre Mehmet’in masum olduğunu gösterdiğini söyledi. Ancak Ayşe Demir suçlamada ısrar ederse, soruşturma devam edecekti.
Mehmet, Demir’in tavsiyesiyle, ertesi gün Maslak’taki iş merkezine gitti. Ayşe Demir’le yüzleşmek zorundaydı.
Ayşe, onu ofisinde kabul etti. Mehmet, masif masanın karşısında oturdu.
“Neden geldin?” diye sordu Ayşe, sesi yorgundu.
Mehmet, her şeyi anlattı. Oğlunun krizi, 20 dakikalık beklemenin sonsuzluğu, yardım etme zorunluluğu.
Ayşe, dinledi. Sonra, kendi hikayesini anlattı. Nasıl sıfırdan bir imparatorluk kurduğunu, bu süreçte insanları sayı olarak görmeyi öğrendiğini. Kimseye güvenmemek zorunda kaldığını.
“Ve ilk kez,” dedi Ayşe, “Biri benim için tamamen özverili bir şey yaptığında, ödül beklemeden her şeyi riske attığında, ben onu suçladım. Dünya görüşüm altüst oldu.”
Ayşe, suçlamayı geri çekeceğini söyledi.
Mehmet, rahatladı. Gitmek için kalktı.
“Hala benim için çalışmak ister misin?” diye sordu Ayşe.
Mehmet tereddüt etti.
Ayşe, devam etti. Şirketinin büyüdüğünü, kendi kamyon filosu için bir servis departmanı kuracağını söyledi. Arabaları pratikten anlayan birine ihtiyacı vardı. Mehmet’e, iki kat maaşla, bu departmanın müdürlüğünü teklif etti.
Ve bir şey daha: Çalışanların çocukları için burs fonu kuracağını, ilk bursların Elif ve Can için olacağını söyledi.
Mehmet, şaşkınlık içinde oturdu. Bu, hayal edebileceğinden çok daha fazlasıydı.
“Neden?” diye sordu.
Ayşe, dürüstçe cevap verdi. “Sen bana yaşamdan daha fazlasını verdin, Mehmet. Bana, dünyanın sadece sayılar ve kârlar olmadığını hatırlattın. Bazen güvenmenin değerli olduğunu.”
Mehmet, elini uzattı. Bu, patron ve çalışan arasında değil, kaderleri değişmiş iki insan arasındaki bir anlaşmaydı.
Bir yıl sonra, Mehmet, Ayşe’nin şirketinde, kendi kurduğu servis departmanını yönetiyordu. Ayşe, şirket politikasını değiştirmiş, çalışanlarını insan olarak görmeye başlamıştı.
İkisi de biliyordu ki, hayatları, o soğuk kış gecesinde, Mehmet’in her şeyi riske atarak verdiği o küçük kararla değişmişti. Zengin ve fakir, patron ve çalışan arasındaki duvarlar, bir cesaret eylemiyle yıkılmıştı. Mehmet, doğru olanı yapmanın, bedeli ne olursa olsun, en büyük ödülü getirebileceğini öğrenmişti.