“Benimle geliyorsun,” dedi yalnız çiftlik sahibi, üç kız çocuğu doğurduğu için dövülen kadına.

KIŞIN KALBİNDEKİ ATEŞ: WYOMING DESTANI
1. Bölüm: Kar ve Kan
1877 yılının Ocak ayı sonlarıydı. Wyoming toprakları, gökyüzünden dökülen beyaz bir kefenle örtülmüştü. Snowon Dağları’nın zirvelerinden aşağı süzülen rüzgar, yaralı bir canavar gibi uluyordu. Silas Granger, atının üzerinde tek başına ilerleyen, ruhu da yüzü gibi sertleşmiş bir adamdı. Ancak kulaklarına çalınan ilk ses rüzgarın uğultusu değildi. Bu, çok daha küçük, çok daha kırılgan bir canlının feryadıydı: Yeni doğmuş bir bebeğin ağlayışı.
Silas atını durdurdu. Kar, atın nallarının altında gıcırdadı. Başını ağaç hattına doğru çevirdiğinde sesi yeniden duydu. Bu sefer tek bir bebek değil, sanki bir koro ağlıyordu. Gözlerini kısarak atından indi. Çam ağaçlarının arasından geçen patika, günlerdir kimse uğramadığı için derin bir yara gibi duruyordu. Çizmeleri her adımda bileğine kadar kara gömülüyordu.
Eski, çürümüş bir çit direğinin yanında durduğunda gördüğü manzara, en sert dağ adamının bile kanını donduracak türdendi. Bir kadın, dikenli tellerle vahşice o direğe bağlanmıştı. Kolları arkadan bağlanmış, bilekleri kan içindeydi. Kirpikleri buz tutmuş, yüzü ölüm kadar solgundu. Ayaklarının dibinde, karın üzerinde üç küçük bohça duruyordu. Henüz bir günlük bile olmayan üç kız bebek.
“Benimle geliyorsun,” dedi Silas, sesi rüzgarı delen bir yemin gibiydi. Kadın gözlerini güçlükle araladı ve fısıldadı: “Kızlarımı almalarına izin verme…” Silas hiç tereddüt etmeden botundan bıçağını çıkardı ve paslı telleri kesti. Kadın yere yığılırken onu yakaladı. Bebekleri kürklerine sardı, kadını atının önüne yerleştirdi. Kendi toprağında, kendi gözetiminde kimsenin ölmesine izin vermeyecekti.
2. Bölüm: Eşiğin Ardındaki Sıcaklık
Silas’ın kulübesi, karın ağırlığı altında inleyen dört ahşap duvardan ibaretti ama içi kuruydu. İçeri girer girmez tekmesiyle kapıyı kapattı ve ocağa odun attı. Kıvılcımlar karanlığı aydınlatırken, Marabel adındaki bu kadını ve bebeklerini kürklerin üzerine yatırdı.
Elleri nasırlıydı ama bir cerrah kadar titiz hareket ediyordu. Keçi sütünü ısıttı, bebekleri tek tek besledi. Kadının morarmış bileklerini temizledi. Marabel, saatler sonra gözlerini açtığında Silas’ın sessizce bıçağını bilediğini gördü.
“Adım Marabel King,” dedi kadın, sesi çatallıydı. Silas sadece başıyla onayladı. Fazla söze gerek yoktu. Wyoming’de hayatta kalmak, konuşmaktan daha önemliydi. Silas, bebekler için eski bir sandıktan elma ağacı oyma kaşıklar ve tavşan kürkleri çıkardı. O gece, kulübenin dışında fırtına dünyayı yutmaya çalışırken, içeride dört can ölümün kıyısından dönüyordu.
3. Bölüm: Geçmişin Gölgeleri
Bahar kapıyı çalmaya başladığında karlar eriyip gri bir çamura dönüştü. Marabel artık ayağa kalkabiliyor, Silas’ın getirdiği tavşan ve kekliklerle çorba yapabiliyordu. Bir akşam, ateşin başında otururken geçmişini anlatmaya karar verdi.
“On yedi yaşındaydım Joseph Quen ile evlendiğimde,” dedi Marabel. “Zengin ve güçlüydü. Ama beni asla bir eş gibi sevmedi. Üçüncü kızım doğduğunda, rahmimin lanetli olduğunu söyledi. Bana bir erkek evlat vermediğim için beni o direğe bağladı. ‘Kar seni öldürmezse yaşamın yazılmış demektir, bu adalettir’ dedi.”
Silas’ın çenesi kasıldı. Bıçağını bıraktı ve Marabel’in yaralı elini kendi devasa avuçlarının içine aldı. “Burada,” dedi Silas, “senin kızların beslenmeye değer tek şey.” Marabel’in gözlerinden süzülen yaşlar, ateşin ışığında parladı. Bu bir vaatti; Snowon Dağları kadar sarsılmaz bir vaat.
4. Bölüm: Dağdaki Tehdit
Huzur uzun sürmedi. Silas’ın eski dostu Hatti, bir sabah atıyla kulübeye kan ter içinde geldi. “Joseph Quen başına ödül koydu Silas. Onun malı olduğunu ve kızlarını kaçırdığını söylüyor. Yanında dört silahlı adamla buraya geliyorlar.”
Silas istifini bozmadı. Kapıyı güçlendirdi, tüfeğini temizledi. Marabel’e dönüp, “Kızları al ve dere yatağını izle. Eğer bana bir şey olursa arkana bakma,” dedi. Ama Marabel artık o eski, çaresiz kadın değildi. “Kaçmayacağım,” dedi. “Artık değil.”
Ertesi gün atlılar göründü. Joseph Quen, en önde, yüzünde kibirli bir gülümsemeyle duruyordu. “Kızlar benim soyadımı taşıyor, onları alıp gideceğim,” diye bağırdı. Silas kapının önüne çıktı, silahsız ama heybetli duruyordu. “Onlar asla senin olmadı Joseph.”
Tam o sırada ormanın derinliklerinden şerif ve adamları belirdi. Marabel, önceden kasabaya haber göndermişti. Joseph’in “adaleti” artık kendi sonu olacaktı. Joseph tutuklanıp götürülürken, Silas omzundan aldığı bir darbeyle yere çöktü. Marabel yanına koştu. “Ölmene izin vermeyeceğim,” dedi. Silas gülümsedi: “Döneceğini biliyordum.”
5. Bölüm: Granger Sırtı’nda Yeni Hayat
Yıllar geçti. Silas ve Marabel, o küçük kulübeyi “Granger Sırtı” adında ünlü bir mola yerine dönüştürdüler. Yolcular buraya sadece yemek için değil, bu iki insanın arasındaki sarsılmaz sevgiyi ve huzuru solumak için geliyordu.
Kızlar; Eloise, Ruth ve June, dağın çiçekleri gibi serpilip büyüdüler. Silas onlar için ahşaptan isimlikler oymuştu. Marabel ise çevredeki çocuklara okuma yazma öğretiyordu. Bir akşam, güneş dağların ardında batarken Silas, Marabel’e kendi elleriyle işlediği ve üzerinde kızların baş harflerinin olduğu bir şal verdi.
“Bizi seçtin Silas,” dedi Marabel, başını onun omzuna yaslayarak. “Hayır,” dedi Silas, “Siz zaten benim evimmişsiniz, ben sadece kapıyı bulmuşum.”
Wyoming’in sert kışları yine gelecekti, ama artık hiçbir fırtına bu evin içindeki ateşi söndürecek kadar güçlü değildi. Çünkü en sağlam evler taştan değil; güvenden, fedakarlıktan ve her şeye rağmen kalmayı seçen yüreklerden inşa edilirdi.