Fakir genç çöpten bebek kurtarır, 1 hafta sonra bebeğin gerçek kimliği hayatını tamamen değiştirir
.

Bir Yağmurlu Gece: Umut’un Doğuşu
Trabzon’un kenar mahallelerinde ince bir yağmur yağıyordu. Gece yarısına yakın, otobüs terminalinin arkasındaki dar sokaklarda, 19 yaşındaki Cihan, boş mısır arabasını itiyordu. Gün boyu neredeyse hiçbir şey satamamış, cebinde kalan son parayla eve, görme engelli babaannesinin yanına dönüyordu. Soğuk kemiklerine kadar işlemişti; yüzünde yorgunluk ve umutsuzluk vardı. Her gün biraz daha azalan müşteriler, her gece biraz daha boşalan cebi ve sabahları büyüyen borçlarıyla baş etmeye çalışıyordu.
Tam o sırada, rüzgarın uğultusuna karışan bir ses duydu. Önce anlam veremedi, sonra dikkatlice dinlediğinde kalbi duracak gibi oldu: bir bebek ağlaması, hem de çöp konteynerinden geliyordu. Allah’ım diye fısıldadı, etrafına bakındı. Sokak bomboştu, lambalar ya yanmıyordu ya da kırılmıştı. Yağmurun altında o sese doğru yürüdü. Yeşil metal çöp konteynerine yaklaştı, titreyerek kapağını kaldırdı. İçeride, kirli bir beze sarılmış küçücük bir vücut, kıpkırmızı olmuş bir yüz ve açılmış bir ağız vardı. Bebeğin üzerinde karıncalar dolaşıyordu.
Tüm tereddütleri bir anda yok oldu. Ellerini çöpe daldırıp bebeği çıkardı. Vücut buz gibiydi ama hala hareket ediyordu, hala ağlıyordu. Cihan onu göğsüne bastırdı, kendi vücut ısısıyla ısıtmaya çalıştı. “Merak etme küçük, seni bırakmayacağım,” dedi titreyen sesiyle. Etrafına bakındı, kimse yoktu. Polis çağırmalı mıydı, hastaneye mi götürmeliydi? Ama ya bebek elinden alınırsa, yetimhaneye verilirse? Cihan’ın yetimhanede büyümüş bir arkadaşı vardı ve anlattıkları hâlâ uykularını kaçırıyordu.
Düşünecek zaman yoktu. Mısır arabasını orada bırakarak bebeği ceketinin içine sakladı ve Demirkapı Mahallesi’nin dar sokaklarından koşarak geçti. 15 dakikalık koşunun ardından küçük barakasına vardı. Kapıyı tekmeledi. Babaannesi Fatma Hanım, yaşlı ve kör gözleriyle kapıyı açtı. “Ne oldu Cihan?” dedi endişeyle. Cihan bebeği gösterdi. “Bir bebek buldum. Çöpte biri onu bırakmış.” Yaşlı kadın parmaklarıyla bebeğin yüzünü hissetti. “Getir onu sobaya yakın,” dedi. “Hemen ısıtmamız lazım. Ve süt bul bir yerden.”
Cihan komşuları Hayri Amca’ya koştu, kapısını çaldı. “Süt lazım, çok acil!” dedi. Adam telaşı görünce sorgulamadan yarım şişe süt verdi. Cihan teşekkür ederek barakasına döndü. Babaannesi bebeği battaniyeye sarmış, sobanın yanına yerleştirmişti. Bezin üzerinde işlenmiş bir sembol vardı. “Bu bir işaret,” dedi yaşlı kadın. “Bu bebeğin kim olduğunun işareti.” Cihan bezi inceledi, karmaşık bir desen vardı. Bir tür aile arması gibi ama anlamını bilmiyordu.
Bebek sütü içti, mavi gözleriyle Cihan’a baktı. “Seni kim terk etti küçük melek?” diye fısıldadı. Babaannesi masada oturuyordu, uzak bir anıyı izler gibi bir ifadeyle. Sonunda dudakları aralandı: “Şerefzade.” Cihan irkildi. “Ne dedin babaanne?” Yaşlı kadın sustu, sadece “Bu sadece bir bebek değil, bu kader,” dedi.
Günler geçti. Cihan bebeğe bakıyor, kimseye bir şey söylemiyordu. Parası tükeniyordu, komşuların dikkatini çekmemek için sessizce süt ve bez alıyordu. Beş gün sonra, artık mısır satamıyor, tüm vaktini bebeğe ayırıyordu. Bebeğin ağlamaları bazen saatler sürüyor, komşular şüpheleniyordu. Altıncı gün, Cihan bir karar verdi: bebeğin kimliğini öğrenmesi gerekiyordu.
Mahallenin en yaşlı esnafı, antikacı Molla Sadık’a gitti. İşlemeli bezi gösterdi. Yaşlı adam bir adım geri çekildi, “Bu işaret Şeref Gümüş’ün ailesinin arması, Şerefzade sülalesinin,” dedi. “Ama bu özel bir işaret. Sadece aile içinde doğan gayrimeşru çocukların örtülerine işlenir.” Cihan dondu kaldı. “Ne demek gayrimeşru?” “Evlilik dışı doğan çocuklar, gizlenmesi gereken bebekler,” dedi yaşlı adam.
O anda dükkana iki adam girdi. Siyah takım elbiseli, güneş gözlüklü. Molla Sadık bezi Cihan’ın cebine tıkıştırdı, “Git, arka kapıdan çık ve sakın arkana bakma,” dedi. Cihan dar sokaklara daldı, kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. Artık biliyordu: bulduğu bebek Şeref Gümüş’ün torunu, yasak bir ilişkiden doğan ve gizlenmeye çalışılan bir bebekti.
Eve vardığında babaannesini bebeği kucağında sallarken buldu. “Bebeğin kulak memesinde bir çıkıntı var. Tıpkı senin baban gibi,” dedi yaşlı kadın. Cihan dondu kaldı. “Ne demek istiyorsun?” “Ailemizdeki herkes gibi,” dedi babaannesi. “O bebek bizim ailemizden olabilir mi?”
Ertesi gün, Cihan bebeğin ateşi yükseldi. Hastaneye götürdü. Hemşire kimlik sordu, “Çöpte buldum,” dedi. Polis çağrıldı, sorgulandı. Bebek devlet korumasına alındı. DNA testi yapıldı. Üç gün sonra sonuç geldi: bebek, Şeref Gümüş’ün biyolojik torunuydu.
Cihan’ın dünyası alt üst olmuştu. Şeref Gümüş, babasının ölümüne neden olan adamdı. Şimdi onun torununun hayatını kurtarmıştı. Hastanede, siyah takım elbiseli adamlar Cihan’ı buldu. “Patronumuz sizinle görüşmek istiyor,” dediler. Cihan, Şeref Gümüş’ün villasına götürüldü. Adam ona bir zarf dolusu para ve bir kontrat sundu. “İmzalarsan bebeği bize verirsin, her şeyi unutursun.”
Cihan reddetti. “O bebek sizin gibi canavarlara bırakılmayacak.” Şeref Gümüş tehdit etti. “Babaannen var, dikkat et.” O gece eve döndüğünde barakasının kapısı kırılmış, babaannesi baygın haldeydi. Molla Sadık’a sığındılar. Yaşlı adam ona Fatma’nın mezarına gitmesini önerdi. “Belki bir kanıt bulursun.”
Mezarlıkta, Şeref Gümüş’ün annesiyle karşılaştı. Kadın ona Fatma’nın bilekliğini verdi, üzerinde bir not vardı: “Kızım, eğer bunu okuyorsan affet beni. Sen benim kızımsın.” Cihan, Fatma’nın kızıyla, yani kendi kuzeniyle evlenen Orhan’ın çocuğu olan bebeğin kendi yeğeni olduğunu anladı.
Doktor Zeynep’le buluştu, kanıtları topladılar. Belediye meydanında büyük bir konuşma sırasında, Cihan sahneye çıktı. Tüm Trabzon halkının önünde, elindeki kanıtlarla gerçeği açıkladı: Şeref Gümüş’ün yıllarca gizlediği ensest, cinayet ve istismar hikayesini, Fatma’nın başına gelenleri, bebeğin kimliğini, DNA testini, tanık ifadelerini.
Kalabalık şoktaydı. Polisler Şeref Gümüş’ü tutukladı. Selin, yani Fatma’nın kızı, bebeğiyle meydanda ortaya çıktı. Orhan gerçeği öğrendi, hayatı alt üst oldu. Cihan, ailesinin intikamını almıştı. Bir hafta sonra mahkemede, Selin ve Cihan’a bebeğin ortak velayeti verildi. Babaannesi iyileşti, yeni bir evde huzur buldular.
Cihan artık Trabzon’un kahramanıydı. Ailesinin adını temize çıkarmış, yıllarca gizlenen karanlık sırları ortaya dökmüştü. Ama onun için en önemlisi, küçük Umut’un, yeğeninin hayata tutunmasını sağlamaktı.
Balkonda güneş batarken, Cihan bebeği kucağına aldı. “Biliyor musun Umut,” diye fısıldadı, “Senin damarlarında düşmanımın kanı akıyor ama sen bizim cevabımızsın. Geçmişin acıları değil, şimdi ve geleceğe atılan adımlar önemli. Sen bizim umudumuzsun.”
Ve o gece, Trabzon’un yıldızlı gökyüzü altında, parçalanmış bir ailenin kalıntılarından yeni bir umut filizleniyordu. Cihan artık korkmadan, pişmanlık duymadan geleceğe bakabiliyordu.