Türk İstihbaratı DEAŞ’ın Musul’daki Para Ağını Sahte Hayır Kurumu Maskesiyle Nasıl Çökertti

Merhametin Maskesi
Aşağıdaki hikâye tamamen kurgusaldır. Gerçek kurum, kişi ve olaylarla benzerlikler tesadüfidir. Anlatı, terör finansmanı gibi ciddi bir konuyu ele alırken operasyonel “nasıl yapılır” ayrıntılarından kaçınır ve odağı insan, vicdan ve riskler üzerine kurar.
Bölüm 1 — Ankara’da Mavi Işık
Ankara’nın gri sabahı, camdan içeri sızıp ofislerin floresanına karıştığında şehir daha da renksizleşirdi. Dışarıda çay ocaklarında bardaklar şıngırdar, içeride ise monitörlerin mavi ışığı yüzlere hayalet gibi vururdu.
Analist Derya Yalçın, ekrana bir kez daha eğildi. Bu, sabahın ilk kahvesiyle çözülmeyecek türden bir grafikti. Çizgiler, noktalar, düğümler… Normalde insan beyninin “düzen” aradığı yerde, grafikler düzen taklidi yapan bir şey sergiliyordu: fazla temiz bir akış.
Derya’nın parmakları klavyede dondu.
Ekranda görünen kuruluş adı sıradan, hatta duygusaldı: Elrahmet Yetimler Vakfı.
Web sitelerinin çoğu birbirine benzerdi; gülen çocuk fotoğrafları, “bağışınız bir umut” sloganları, teşekkür mektupları. Bu da öyleydi. Ama Derya’nın ekrandaki grafiği, o gülen yüzlerin arkasında başka bir şey olduğunu fısıldıyordu.
Bir dosyayı açtı. Kuruluşun Irak’taki şubesinin adresi, Musul’un eski bir caddesine düşüyordu: Enişlek Caddesi. Kayıtlarda “yardım deposu” yazıyordu. “Yetim programı” yazıyordu.
Ama Derya’nın elindeki veriye göre, o binanın kasasında yedi milyon dolar vardı.
Ve o para, hiçbir yetime ulaşmayacaktı.
Derya, odanın köşesindeki duvara asılı küçük saatten gözünü ayırmadan içinden saydı: Bir… iki… üç…
Sonra ahizeyi kaldırdı.
“Masamda bir şey var,” dedi. “Büyük. Ve çok ‘temiz’ görünüyor.”
Karşıdaki ses birkaç saniye sustu; Derya, sustuklarında daha çok şey duyulduğunu bilirdi.
“Dosya kodu?”
Derya dosya kodunu söyledi. İçinden de şu cümleyi ekledi: Bunu biri saklamak için çok uğraşmış.
Bölüm 2 — Mahmut Salih’in İki Yüzü
Dosya büyüdükçe, içinden bir yüz çıktı. Derya’nın önüne düşen biyografide adamın adı vardı:
Mahmut Salih Elhaşimi.
Altmış üç yaşında. Musullu iş insanı. İnşaat geçmişi; hastaneler, okullar, camiler. Saygın bir aileyle evlilik. Üç çocuk; eğitimli, “başarılı.” Fotoğraflarında gri saçlar, ölçülü bir gülümseme, insanın güven duymayı kolay bulacağı türden bir yüz.
Derya, fotoğrafa uzun uzun baktı. Tecrübe ona şunu öğretmişti: Bazı yüzler gerçekten masumdur. Bazıları ise masumiyeti doğru yerde taşıdığı için tehlikelidir.
2014’te Musul düştüğünde hayatların kırılma noktası vardı. Dosyada “şehir kontrolü değişti” yazıyordu ama o cümle gerçeği anlatmıyordu. Şehir kontrolü değiştiğinde, insanların nefesi değişir. İçgüdüleri değişir. Korku, her evin içinde bir oda kiralar.
Elhaşimi’ye sunulan “iki seçenek” dosyada tek satırdı: İşbirliği ya da ölüm.
Derya, dosyadaki raporu okurken kendi kendine mırıldandı: “İnsanlar bazen ölümden değil… belirsizlikten korkar.”
Elhaşimi’nin motivasyonu belirsizdi—ailesini korumak, servetini korumak, kendini korumak. Ama sonuç netti: organizasyonun mali damarlarına bağlanmıştı.
Derya’nın masasının üzerinde, vakfın kuruluş belgeleri duruyordu. Kağıt üzerinde kusursuzdu. Derya, kağıdın ne kadar kolay yalan söylediğini bilirdi.
Ve işte o yalanın içinde bir isim daha vardı: Tarık Kasım.
Muhasebe müdürü. Otuz iki yaşında. Amman’da eğitim. İngilizce, Türkçe. “Öncesinde laik yaşam.” Dosyadaki bu satır, Derya’nın dikkatini çekti; çünkü sahada bu tür ayrıntılar “zayıflık” değil, “çatlak” demekti. Ve çatlaklar, içeriden kapı açardı.
Bir de başka bir ayrıntı vardı: Tarık’ın kız kardeşi Leyla Türkiye’deydi.
Derya o an, masanın üstündeki kalemi yavaşça bıraktı. Çünkü dosyanın artık sadece finansal olmadığı belliydi.
Bu dosya, insan dosyasıydı.
Bölüm 3 — Gaziantep’te Bir Çadırın Gölgesi
Gaziantep’in rüzgârı, kış gelmeden bile soğuk eserdi. Mülteci kampındaki çadırlar, rüzgârla birlikte nefes alıp veren göğüsler gibiydi. Plastik zeminde ayak sesleri, teneke kupalarda çay, çocukların her şeye rağmen sürdürdüğü oyun.
Saha görevlisi Cem, sahte bir kimlikle aylardır kamptaydı. Resmi olarak bir sosyal yardım çalışanıydı; gerçekte ise insanların gözlerinin içine bakıp “kırılma nerede?” sorusunu arayan biriydi.
Leyla’yı ilk gördüğünde, kadın başını eğmişti. Bu, utançtan değil; hayatta kalma refleksinden kaynaklanan bir hareketti. Kampa yeni gelenler başını eğerdi. Bir süre sonra ya başını kaldırır ya da boynunu bükük yaşamayı öğrenirdi.
Cem, haftalar boyunca Leyla’yla konuştu. Önce basit şeyler: çocukların ateşi, yaşlı annenin ilacı, su kuyruğu, çadırın dikişi. Sonra daha zor şeyler: “Kardeşin iyi mi?”, “Haber geliyor mu?”, “Korkuyor musun?”
Leyla, bir gün konuşmanın ortasında ellerini titreyen çay bardağına sardı.
“Tarık,” dedi. “O savaşmıyor ama… onların içinde.”
Cem, “onlar” kelimesinin ne kadar çok şey taşıdığını biliyordu. Bazı kelimeler, ağızdan çıktığında ağırlaşırdı.
Teklif, dostluk maskesiyle gelmedi. Cem, doğru zamanda doğru cümleyi seçti.
“Tarık’ın elinin değdiği kayıtlar var,” dedi. “Bize yardım ederse, onu çıkarabiliriz.”
Leyla’nın yüzü bembeyaz oldu.
“Bize yardım ederse öldürürler,” dedi.
Cem, yalan söylemedi.
“Evet,” dedi. “Ama yardım etmezse… o para başka ölümler doğurur. Bir yerde bir çocuk ölür. Bir yerde bir otobüs yanar. Bir yerde bir ev paramparça olur. Bunun kesinliği var.”
Leyla’nın gözlerinde bir anlık bir şey belirdi: korkunun içinden geçen bir öfke.
“Kardeşim iyi biri,” dedi. “Yanlış yerde kaldı.”
Cem, bu cümlenin bir kapı olduğunu anladı.
Bölüm 4 — Tarık’ın Kararı
Tarık Kasım, Musul’da geceleri uykusuzdu. Sessizlik, güvenlik değildi; sessizlik, bazen bir şeyin yaklaştığı anlamına gelirdi. Şehrin duvarları artık posterlerle doluydu; kurallar, yasaklar, cezalar. Ve o cezaların çoğu, bir kurşun kadar hızlı gelmezdi—daha yavaş, daha uzun, daha “öğretici” biçimde.
Tarık’ın masasında bir defter vardı: hesaplar, notlar, tarihler. Kendi kendine bir cümleyi tekrarlar dururdu:
“Ben sadece muhasebeciyim.”
Ama insan kendini böyle kandırmayı ne kadar sürdürürse sürdürsün, bir noktada defterin sayfaları konuşmaya başlar.
Bir gece, telefonuna gelen şifreli mesajı okudu. Mesaj Leyla’dan gelmiş gibi görünüyordu. Ama mesajın dili, Leyla’nın dili değildi. Bu, dikkatli yazılmış bir dildi.
Tarık ilk başta korktu. Sonra ikinci mesaj geldi—Leyla’nın kamp numarası, annesinin sağlık raporu, çocukların adları… Yani mesajı atan kişi, Leyla’ya ulaşabilecek biriydi.
Tarık’ın dizlerinin bağı çözüldü. Bu, bir tehdit miydi? Evet. Ama aynı zamanda bir “fırsat”tı. Tarık, bir gün önce vakıf kasasına indirilen yeni çantaları görmüştü. Paranın kokusu yoktur derler; ama Tarık kokusunu alıyordu. Çünkü o para, insanların korkusuyla karışmış bir paraydı.
Tarık bir karar verdiğinde gözleri yanıyordu.
“Bunu yaparsam,” diye fısıldadı, “biter.”
İnsan bazen “biter” kelimesini yanlış şeyler için söyler. Tarık da öyle sandı.
O gece, belgeleri parça parça gönderdi. Banka hareketlerinin kopyaları, transfer kayıtları, Elhaşimi’nin not defterinden fotoğraflar… Bir akıllı telefon uygulaması üzerinden, şifrelenmiş ve bölünmüş paketler halinde.
Ankara’daki merkezde Derya, paketin ekrana düştüğü an nefesini tuttu.
Çünkü bu bilgi, sadece bir vakfın kirli olduğunu söylemiyordu.
Bu bilgi, bir ağın varlığını gösteriyordu.
Ve ağın Türkiye ayağında bir isim parlıyordu:
Fehmi Karaca. Gaziantep.
Derya, “Şimdi iş iki cepheli,” dedi.
Bölüm 5 — Fehmi Karaca’nın Perşembeleri
Gaziantep’te her şey hızlıydı; trafik, sözler, pazarlıklar, bakışlar. Fehmi Karaca’nın dükkânı çarşının bir köşesindeydi. Halı ticareti. Dükkânın önünde her gün aynı selamlaşmalar, aynı çaylar, aynı “Allah bereket versin”ler.
Takip ekibi—dört kişilik—Fehmi’nin rutinini günlerce izledi. Rutinin içinde bir şey vardı; insanın alışkanlıkla sakladığı türden bir şey. Fehmi, haftanın belirli bir gününde “normal” görünmek için özellikle uğraşıyordu.
Perşembeleri erken çıkıyordu.
Birden fazla rota, gereksiz dönüşler, bazen taksi, bazen yürüyüş… Bir adam izlenmediğini düşünmediğinde böyle davranmazdı.
Teknik ekip, Fehmi’nin telefonundan gelen sinyalleri “körleştirmeden” izliyordu; en küçük bir hata, adamı ürkütüp ağı dağıtabilirdi. Bu tür işlerde en zor kısım yakalamak değil; erken yakalamamaktı.
Sonunda bir depo adresi belirdi. Kenar mahallede, dışarıdan terk edilmiş görünen bir yer. Paslı kepenkler. Kırık cam. Silik tabela.
Ama içeride ışık vardı.
İçeride düzen vardı.
Derya, Ankara’da gelen görüntülere baktığında tek bir şey düşündü: “Burası bir depo değil. Burası bir düğüm.”
Ve düğüm çözülmeden ip bitmezdi.
Eylül’ün ilk haftasında masada kritik soru vardı: Türkiye ayağını şimdi çökertmek mi, yoksa daha büyüğünü beklemek mi?
Tarık’tan gelen acil mesaj kararı hızlandırdı:
Musul’daki kasada tutulan yedi milyon dolar, yakında daha geniş bir hatta akacaktı. Zaman, paranın en iyi arkadaşıydı.
Ve zaman daralıyordu.
Bölüm 6 — Eş Zamanlı Sabah
10 Ekim 2015 sabahı, Gaziantep henüz uyanmamışken şehir çoktan “hareket” halindeydi. Kapılar kırılmaz; kapılar, yanlış tarafta kaldığında açılır.
Fehmi Karaca’nın evine girildiğinde adam yataktaydı. Şaşkınlığı, dirençten daha gürültülüydü. “Anlamıyorum,” der gibi bakıyordu. Çünkü bazı insanlar, yaptıklarının “gerçek” olduğuna inanmaz; ta ki bileklerine kelepçe takılana kadar.
Depo baskınında bulunanlar, işin resmi yüzünü yırttı: nakit, sahte evraklar, kayıt listeleri… Her şey titizlikle not edilmişti. Titizlik, suçluların kendini profesyonel hissetme biçimidir.
Aynı gün farklı şehirlerde gözaltılar geldi. Ağın Türkiye ayağı bir gecede çöktü. Bu kadar hızlı olmasının nedeni, tek tek düğümleri değil, aynı anda bütün düğümü çekmekti.
Ama asıl hedef hâlâ Musul’daydı.
Ve Musul, dışarıdan girilecek bir yer değildi.
İçeriden bir kapı gerekiyordu.
Tarık o kapıydı.
Bölüm 7 — Korkunun Yönünü Değiştirmek
Elhaşimi’nin korkusu, dışarıdan gelen düşmandan değildi.
İçeriden gelen şüpheden korkuyordu.
Çünkü bağlı olduğu yapı, hatayı affetmezdi. Hata bazen gerçek hata olmak zorunda da değildi; yanlış bakış, yanlış kelime, yanlış sessizlik yeterdi.
Bu yüzden psikolojik operasyon basitti ama keskin bir bıçak gibiydi: Elhaşimi’ye, içeride sızıntı şüphesi olduğuna dair bir bilgi ulaştırıldı. “Yakında sorgu var.” “Güvenlik birimi seni izliyor.” türünden bir mesaj.
Bu bilgi gerçek olsun ya da olmasın, Elhaşimi’nin beyninde aynı etkiyi yaratacaktı: kaç.
Elhaşimi, ailesini alamayacağını biliyordu. Ailesini almak, “sığınmacı” gibi değil “kaçak” gibi görünmekti. Ve kaçak gibi görünmek, şüpheyi büyütürdü.
O gece sadece bir çanta aldı: birkaç kıyafet, sahte belgeler, nakit. İki güvenilir adam.
Tarık, kaçış planını da bildirdi. Çünkü artık geri dönüş yoktu. Tarık’ın vicdanı bir kez konuşmuştu; susturulması zordu.
Ankara’da Derya, haritada rotanın işaretlendiği noktaya baktı. Harita, insanların kaderini küçültür. Bir noktaya indirger. Ama o noktada bazen bir hayat değişir.
“Kontrol noktası,” dedi.
“Evet,” dedi Cem. “Sessiz olacak.”
“Medya?”
“Yok.”
Derya başını salladı. “Sessizlik,” diye düşündü. “Bazen en büyük başarıdır.”
Bölüm 8 — Sınırdaki Sessiz Yakalama
Öğleden sonra saatler, güneşin sertleştiği vakitlerdi. Elhaşimi’nin aracı bir kontrol noktasında durdurulduğunda her şey sıradan görünüyordu. Bu sıradanlık, özel hazırlanmış bir sahnenin en tehlikeli parçasıdır; çünkü sıradanlık, insanın şüphe duvarını indirir.
Kimlik kontrolü başladı.
Elhaşimi’nin gözleri, karşısındaki bakışlarda bir şey yakaladı: tanıma.
Bir an, kaçış rotasının başından beri izlendiğini anladı. İçindeki “kurtulma umudu” söndü.
Direnmedi.
Direniş, bazen cesaret değildir; bazen paniktir. Elhaşimi panik yapmadı. Çünkü panik, hayatta kalma ihtimalini azaltırdı.
Özel bir uçakla Ankara’ya transfer edildi. Hiçbir olay. Hiçbir sızıntı. Hiçbir manşet.
Derya, merkezin koridorunda yürürken elini cebine soktu. Parmakları soğuktu. Bu tür operasyonlarda insanların “başardık” diye sevinememesinin nedeni şuydu: Başardıkları şey, aslında daha büyük bir felaketin olmamasını sağlamaktı.
“Bu, görünmeyen bir başarı,” diye mırıldandı.
Bölüm 9 — Sorgu Odasında İki Korku
Elhaşimi’nin sorgusu, beklenenden hızlı çözüldü. Bazı insanlar ilk başta duvar olur. Bazıları ise duvar değildir; sadece doğru yerinden itildiğinde açılan bir kapıdır.
Elhaşimi’nin iki korkusu vardı.
Biri, geride bıraktığı yapıydı.
Diğeri, artık hiçbir yere ait olmamaktı.
İşbirliği yaptı. Kendi “kurtuluş”unu pazarlamaya çalıştı. İnsanın kendini kurtarmaya çalışması, onu her zaman kötü yapmaz; ama çoğu zaman başkalarını daha önce düşünmediğini gösterir.
Verdiği bilgiler, yalnızca bir vakfın değil, bağlantılı hesapların, aracıların, dış hatların varlığını ortaya koydu. Derya’nın masasında dosyalar büyüdü. Beş ülkeyi işaretleyen klasörler açıldı. Her klasör, başka bir sorumluluk demekti.
Ve sorgunun içinde bir isim daha çıktı.
Bir Türk vatandaşı. Dışarıdan hayırsever görünen, fotoğraflarda çocuklarla gülümseyen biri.
“Bu kişi,” dedi sorgu notunu getiren görevli, “bağışçı listesinde düzenli görünüyor.”
Derya’nın içi buz kesti.
Çünkü “düzenli” kelimesi, bazen kötülüğün en rahat şeklidir.
Bölüm 10 — Tarık’ın Tahliyesi ve Bedeli
Tarık Kasım’ın tahliyesi, savaşın içinden bir ip çekmek gibiydi. İpin ucunda sadece Tarık yoktu; annesi, çocuklar, geride kalmış akrabalar… Her adım, yanlış bir bakışta kopabilecek bir düzenek.
Operasyon, karmaşık lojistikle yürüdü. İnsanlar geceleri taşındı. Korku, bazen gürültü değil sessizlikle hareket eder.
İki hafta sonra Tarık Türkiye’ye geçtiğinde, Leyla onu kampın girişinde gördü.
Tarık kardeşine sarıldığında ağlamadı. Bazı insanlar ağlayamaz; çünkü ağlarsa çökecek gibi hisseder.
Leyla ağladı.
Tarık’ın annesi oğlunun yüzünü avuçlarıyla tuttu. “Yaşıyorsun,” dedi sadece. Bu cümlede bir ömür vardı.
Tarık, yeni bir isim aldı. Yeni bir hayat. Ama eski hayat, gece uykusuna sızan gölgelerdi.
Çünkü Tarık, bir şeyin bedelini biliyordu: O belgeler gönderilmeseydi, para başka bir yere gidecek; başka insanları öldürecek; başka hayatları yakacaktı.
Ama Tarık yine de bazı geceler şunu düşünmeden edemedi:
“Benim yüzümden içeride kim öldü?”
Bu soru, her muhbirin zihninde bir tırnak izidir. Ve o iz, kolay geçmez.
Bölüm 11 — Dosyanın Kapanmayan Sayfası
Elrahmet Yetimler Vakfı dosyası, resmî kayıtlara “başarılı operasyon” olarak geçti. Gözaltılar, el konulan varlıklar, uluslararası soruşturmalar… Kağıt üzerinde netti.
Ama Derya için operasyonun gerçek ağırlığı kağıtta değildi.
Bir akşam geç saatte, boş ofiste tek başına otururken Elhaşimi’nin fotoğrafına tekrar baktı. Gri saçlar. Ölçülü bakış. “Güven veren” yüz.
Derya, kendi kendine konuşur gibi fısıldadı:
“Bazı insanlar kötülüğü sevdiği için değil… korktuğu için taşır. Ama kötülüğün taşınması da kötülüktür.”
Masanın köşesinde bir not vardı: bağışçı listesinde çıkan “hayırsever” isimle ilgili yeni bulgular. 2016’da planlanan bir saldırıyla bağlantı olasılığı. Henüz tamamlanmamış analizler. Henüz sorulmamış sorular.
Derya, klasörü kapatmadı.
Çünkü bu tür dosyalar kapanmazdı.
Sadece bir sonraki sayfaya geçilirdi.
Ve bazı sayfalarda, gülen çocuk fotoğraflarının arkasında, hiç gülmeyen bir gerçek saklı olurdu.
Bölüm 12 — Merhametin Gerçek Testi
Aylar sonra Leyla, kampın küçük okul çadırında çocuklara Türkçe harfleri öğretirken Tarık kapının dışında durdu. İçeri girmedi. Sadece izledi. Çünkü bazı insanlar, hayatta kalmayı öğrendikten sonra mutluluğa yaklaşmaya utanır.
Derya ise Ankara’da başka bir grafiğe bakıyordu. Bu sefer çizgiler farklıydı. Bu sefer bir akış kesilmişti. Ama yeni bir akış başlamıştı; çünkü para su gibiydi. Yolunu bulmaya çalışırdı.
Derya, kalemi elinde çevirdi. İçinden geçen düşünce netti:
“Merhamet, bazen sadece yardım etmek değildir. Bazen kimin ‘yardım’ dediğini sorgulamaktır.”
Ve o sorgu hiç bitmezdi.
Gölgelerde çalışanlar için bazı görevler sonsuzdu.
Çünkü bazı maskeler düşer.
Ama maskeleri üreten dünya, hep yeni bir yüz bulur.