Kokpit Camı PATLADI, Yarı Kör EVE DÖNDÜ!

.

.

GÖKYÜZÜNDE BİR SÖZ: KAPTAN DENİZ’İN DESTANI

Bölüm 1: Vedalar ve Soğuk Başlangıçlar

2018 yılının dondurucu bir kış sabahıydı. Konya 3. Ana Jet Üssü, henüz güneş doğmadan askeri bir disiplinle uyanmıştı. Termometreler -8 dereceyi gösteriyordu; bozkırın ayazı insanın kemiklerine işleyen cinstendi. Ancak Yüzbaşı Deniz Yılmaz için bu, sekiz yıllık kariyerinin yüzlerce sıradan sabahından biri gibi görünüyordu.

Deniz, evden çıkmadan önce parmak uçlarında yürüyerek küçük kızı Elif’in odasına girdi. Üç yaşındaki Elif, pembe pijamalarının içinde, dünyanın tüm masumiyetini uykusunda taşıyordu. Deniz eğildi ve kızının alnına sıcak bir öpücük kondurdu. O sırada Elif, uykulu gözlerini araladı. Babasının üniformasındaki rütbelere küçük eliyle dokundu ve fısıldadı:

— “Baba, erken gel… Bugün seninle bebeklerimi oynatacağız, söz mü?”

Deniz gülümsedi. Kızının ipek gibi saçlarını okşadı, kalbinde tarif edilemez bir şefkat dalgası yükseldi. “Söz veriyorum prensesim,” dedi. “Güneş batmadan kapıdayım. Erken döneceğim.”

Bu basit bir söz gibi görünse de, birkaç saat sonra gökyüzünün ıssızlığında Deniz’in hayata tutunacağı yegâne halat olacaktı.

Bölüm 2: Kartal 1 Havalanıyor

Saat tam 06:00. Deniz, devasa hangar sığınaklarından birine girdi. Karşısında bir mühendislik harikası, Türk Hava Kuvvetleri’nin çelik kanadı F-16 duruyordu. 32 yaşındaki Deniz, 1600 saatlik uçuş tecrübesiyle bu uçağın her bir vidasını, her bir elektronik devresini ezbere biliyordu. NATO tatbikatlarında aldığı ödüller, onun soğukkanlılığını ve yeteneğini tescillemişti.

Uçuş öncesi kontrollerini titizlikle tamamladı. Kokpite tırmandı, kaskını taktı ve uçağın motorunu ateşledi. F-16’nın kükremesi Konya ovasında yankılanırken, Deniz kuleyle temasa geçti.

— “Kule, burası Kartal 1. Kalkışa hazırım.” — “Kartal 1, kalkış izni verildi. Rüzgâr sakin, yolun açık olsun.”

Uçak pistte delice bir hızla ilerledi ve tekerlekler yerden kesildi. Deniz, Konya’nın üzerine çöken sis bulutlarını yırtarak masmavi bir sonsuzluğa yükseldi. Görev basitti: 10.000 metre irtifada yüksek irtifa eğitimi, birkaç manevra ve ardından üsse dönüş. Standart, risksiz bir uçuş… Ya da o an öyle sanılıyordu.

Bölüm 3: Camın Kırıldığı An

Deniz, 8.000 metreye tırmanmıştı. Aşağıda Anadolu’nun karlı bozkırı bir halı gibi uzanıyordu. Uçak bulutların üzerinde süzülürken kuleyle son rutin görüşmesini yaptı:

— “8.000 metredeyim, 10.000’e tırmanıyorum.” — “Anlaşıldı Kartal 1. Dikkatli olun, bölgede kuş sürüsü rapor edildi.” — “Gözüm açık kule.”

Ancak ne kadar dikkatli olursanız olun, fizik kuralları bazen kaçınılmazdır. Saatte yaklaşık 800 kilometre hızla giden bir jet için küçük bir kuş, çelik bir mermiden daha tehlikelidir.

Birden, korkunç bir patlama sesi kokpiti sarstı. Bir bomba patlamışçasına şiddetli bir darbe! Kokpit camı (kanopi) paramparça oldu. Binlerce keskin cam parçası fırtınayla birlikte kokpitin içine saçıldı. Deniz’in dünyası tek bir saniyede cehenneme döndü.

Artık onu gökyüzünün vahşi doğasından koruyan bir kalkan yoktu. Kokpitin içine saatte 800 kilometre hızla, -50 derece sıcaklıkta bir rüzgar dalgası doldu. Bu rüzgar bir esinti değil, bir bıçaktı. Deniz’in yüzünü kesiyor, ciğerlerindeki havayı söküp alıyordu. Keskin cam parçaları yüzünü darmadağın etmiş, kanlar bir anda akmaya başlamıştı. Ancak bu soğukta kan bile akamıyordu; yüzünde donup kalıyordu.

Bölüm 4: Hayat mı, Görev mi?

Deniz, rüzgarın uğultusu arasında telsiz düğmesine basmayı başardı. Sesi rüzgar tarafından yutulsa da mesaj merkeze ulaştı:

— “Mayday! Mayday! Kartal 1… Kokpit camı patladı! Kontrolü kaybediyorum!”

Kulenin sesi bir anlık sessizliğin ardından titreyerek geldi: — “Kartal 1, durumunuz kritik! Eject (atlama) yapabiliyor musunuz? Derhal uçağı terk edin!”

Eject. Koltuğun altındaki pimi çekmek ve paraşütle boşluğa süzülmek… En kolay, en güvenli yol buydu. Ama Deniz’in zihninde şimşekler çaktı. Altında sivil köyler vardı. Kontrolsüz bir şekilde düşecek olan milyonlarca dolarlık bu devasa metal yığını, masum insanların evlerinin üzerine düşebilir, çocukları uykusunda yakalayabilirdi. Ayrıca bu uçak, milletin alın teriydi.

— “Olumsuz kule,” dedi Deniz, dişlerini sıkarak. “Eject etmiyorum. Bu kuşu yere indireceğim.”

Kuledeki subaylar donup kalmıştı. Bu intihar demekti. Kokpiti olmayan bir uçağı, -50 derecede, yarı kör halde indirmek fiziksel olarak imkansıza yakındı.

Bölüm 5: Ölümle Dans

Deniz’in sol gözüne bir cam parçası saplanmıştı. Gözü hızla şişiyor, görüşü kapanıyordu. Sol eli rüzgarın ve soğuğun etkisiyle bembeyaz olmuş, donmaya başlamıştı. Hipotermi kapıdaydı. Bilinci bulanıyordu.

“Kendine gel Deniz!” diye bağırdı kendi kendine. “Hızı düşür, irtifayı azalt!”

Gaz kolunu geri çekti. Uçak yavaşladıkça rüzgarın o kırbaç gibi vuran etkisi az da olsa hafifledi. 8.000 metreden aşağıya, daha sıcak ve oksijeni bol olan alt katmanlara doğru dalışa geçti. 6.000… 4.000… 2.000… Her bin metrede rüzgarın yakıcı soğuğu biraz daha kırılıyordu ama Deniz’in elleri artık birer odun parçasından farksızdı. Parmaklarını hissetmiyordu.

— “Kule, 2.000 metredeyim. Sol gözümü kaybettim. Ellerimi hissetmiyorum.” — “Kartal 1, en yakın pist Konya. 20 dakikalık yolun var. Dayan evlat, dayan!”

20 dakika… O an için bir asır gibiydi. Deniz, joystick’i (kumanda kolu) tutmakta zorlanıyordu. Tam o sırada zihninin karanlığında bir görüntü belirdi: Pembe pijamalı Elif. “Baba, erken gel.”

“Geleceğim Elif,” diye fısıldadı çatlamış dudaklarıyla. “Sana söz verdim.”

Bölüm 6: İniş ve Mucize

Konya pisti uzaktan göründüğünde Deniz neredeyse tamamen körleşmişti. Derinlik algısı yok olmuştu. Tek gözle pistin mesafesini kestirmek, donmuş ellerle hassas iniş manevraları yapmak bir mucize gerektiriyordu.

— “İniş takımlarını açıyorum,” dedi. Sesi artık bir fısıltıdan ibaretti.

Piste yaklaştı. Uçak çok hızlıydı. “Yavaşla,” dedi kendine. Sonra çok yavaşladı, uçak irtifa kaybetmeye başladı. “Gaz ver!” Motor tepki verdi. F-16 pistin başına ulaştı ve tekerlekler büyük bir gürültüyle yere çarptı. Uçak bir kez sekti, tekrar yere vurdu. Deniz, tüm gücünü toplayarak frenlere abandı.

Çelik kanatlı dev yavaşladı, yavaşladı ve nihayet durdu.

Deniz, motoru kapattı. Kokpitteki o korkunç rüzgar yerini mutlak bir sessizliğe bıraktı. Kollarını yanına düşürdü. Gözleri karardı. Başarmıştı.

Sağlık ekipleri kokpite ulaştığında korkunç bir manzarayla karşılaştılar. Deniz’in yüzü tamamen kan içindeydi, sol gözü kapanmış, elleri donmadan dolayı kireç gibi bembeyaz olmuştu. Ama gülümsüyordu.

Bölüm 7: Söz Tutuldu

Hastanede geçen zorlu saatlerin ardından Deniz gözlerini açtı. Her yeri sargılar içindeydi. Karısı yanında ağlıyordu. Ama o an odanın kapısı açıldı ve Elif içeri koştu. Babasının sargılarına bakmadan yatağa tırmandı ve boynuna sarıldı.

Deniz, bandajlı elleriyle kızını kucakladı. “Sözümü tuttum prensesim,” dedi ağlayarak. “Bak, akşam olmadan geldim.”

Doktorlar bunun tıbbi bir mucize olduğunu söylediler. O soğukta ve o rüzgarda bir insanın bilincini açık tutması, üstelik bir savaş uçağını indirmesi açıklanamazdı. Ancak Deniz biliyordu ki onu hayatta tutan şey teknoloji değil, verdiği “söz” ve ailesine olan kutsal bağlılığıydı.

Birkaç hafta sonra Ankara’da düzenlenen törende, Hava Kuvvetleri Komutanı Deniz’in göğsüne Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası taktı. Deniz, kürsüye çıktığında sadece şunu söyledi:

— “Bu madalya sadece benim değil. Bu, gökyüzünde parlayan ay-yıldızın, beni bekleyen ailemin ve ‘Türk pilotu sözünden dönmez’ diyen o sarsılmaz iradenin madalyasıdır.”

Binbaşılığa terfi eden Deniz Yılmaz, bugün hala uçuyor. Ancak artık sadece bir pilot değil, aynı zamanda genç kartallara ders veren bir efsane. Her eğitiminde genç pilotlara şunu hatırlatır:

— “Korkmak insanidir. Ama bir Türk pilotu için aile kutsaldır, vatan kutsaldır ve verilen söz namustur. O cam patladığında ben sadece bir pilot değil, bir babaydım. Ve bir baba, ne pahasına olursa olsun evine döner.”


SON