Bir tapınak önünde çiçek satan fakir bir kız vardı… Milyonerin tavrı herkesi şok etti!

SARI SICAKTA ONUR: ELİF VE GÜMÜŞ CANAVAR

Giriş: Bakır Gökyüzü ve Kavrulan Toprak

Güneş, göğün tam tepesine bir ateş topu gibi çöreklenmişti. Ovayı, dağı, taşı ve insanın ciğerini kavuruyordu. Bu sıcak bildiğimiz sıcaklardan değildi; Yaşar Kemal’in o meşhur “sarı sıcak” dediği, toprağı çatlatıp adamı delirten, gölgesiz, nefessiz, yapış yapış bir belaydı. Gökyüzü maviliğini yitirmiş, erimiş bir bakır rengine bürünmüştü. Aşağıda, şehrin en büyük mabedinin önündeki geniş meydan sanki bir tava gibi kızışmış, üzerinden titreşerek yükselen buharlarla gerçeği bir serap gibi eğip büküyordu.

Tapınağın o devasa, yüzyıllık taş basamakları, üzerine basan çıplak ayakları dağlayacak kadar kızgındı. İnsanlar bir karınca sürüsü gibi bu sıcağa rağmen inatla, umutla ve en çok da korkuyla o kapıya doğru akıyordu. Kimi şifa, kimi rızık, kimi de sadece bir nefes serinlik dilenmeye geliyordu. Ortamdaki uğultu dev bir arı kovanını andırıyordu. Dualar, yakarışlar ve seyyar satıcıların çığlıkları birbirine karışıp o yoğun sıcağın içinde eriyip gidiyordu.

Ancak dostlarım, bazen zulüm en kutsal yerlerin gölgesinde bile filizlenir. Eğer bir çiçeğin boynunun bükülüşü, masum bir çocuğun çaresizliği yüreğinizi yakıyorsa bu hikayeye kulak verin. İşte o basamakların en dibinde, gölgenin bile uğramaya korktuğu o en sıcak köşede Elif oturuyordu.

Birinci Bölüm: Çiçeklerin Can Suyu

Elif henüz onunda, bilemedin on birindeydi. Esmer teni güneşin altında kavrulmuş bir buğday başağı gibiydi. Yüzü toprağın rengini almıştı ama gözleri… Ah, o gözleri! Ceyhan nehrinin en duru, en derin yeri gibiydi; ürkek, parlak ve kederli. Saçlarını iki yana örmüşlerdi, uçlarına da annesinin eski yünlerinden kalma kırmızı ipler bağlamışlardı. Üzerindeki okul forması eskimiş, rengi solmuş, yakası teri silmekten aşınmıştı.

Önünde söğüt dalından örülmüş yamru yumru bir sepet duruyordu. Sepetin içi bu cehennem sıcağına inat dünyanın en güzel renkleriyle doluydu: Dağlardan toplanmış yaban gülleri, boynu bükük nergisler ve kokusuyla insanı sarhoş eden fesleğenler. Elif, yanındaki plastik şişenin kapağına azıcık su döküyor, parmak uçlarıyla bu suyu çiçeklerin üzerine serpiyordu. Kendisi susuzluktan kavrulsa da çiçekleri solmasın diye onlara can suyu veriyordu. Çünkü biliyordu ki o çiçekler solarsa, evdeki ocağın ateşi de sönecekti.

Gelen geçenlerin bacakları Elif’in dünyasında devasa sütunlar gibiydi. Kimi kumaş pantolonlu, kimi şalvarlı, kimi ipek etekli… Elif yüzlere bakamıyordu; sadece ayaklara bakıyordu. Ayakkabıların duruşundan, üzerindeki tozdan veya parlaklığından insanların merhametini ölçmeye çalışıyordu. “Çiçeklerim var,” diyordu Elif, sesi sıcağın içinde eriyip giden bir fısıltı gibi. “Mis kokulu çiçeklerim var teyzem, amcam… Bir tane almaz mısınız?”

Ancak duyan olmuyordu. Duyan da başını çevirip geçiyordu. Sıcak, insanların sadece tenini değil, yüreklerini de kurutmuştu. Herkes kendi derdinin, kendi acelesinin peşindeydi. Elif sepetindeki en canlı gülü eline aldı. Gülün yaprağında bir damla su kalmıştı ve o damla güneşin altında bir elmas gibi parladı. “Dayan,” dedi çiçeğe fısıldayarak, “Sen solarsan ben ne yaparım? Anama ne derim?”

İkinci Bölüm: Gümüş Canavarın Gelişi

Meydanın öbür ucundan bir toz bulutu kalktı. Uğultu birden kesilir gibi oldu, sonra fısıltılar halinde bir haber yayıldı: “Geliyor… Ağa geliyor!”

Sıcak sanki o an daha da arttı. Rüzgar bile gelecek olanın heybetinden korkmuş gibi sustu. Elif başını kaldırdı, gözlerini kıstı. Ufukta sıcağın titreşimi arasından devasa, metalik bir canavarın parıltısı göründü. Bu bir arabaydı ama arabadan çok yürüyen bir kaleye benziyordu. Tekerlekleri Elif’in boyu kadardı. Camları simsiyah, kaportası gümüş rengiydi. Güneşi yansıtıyor, etrafa ateş saçarak gözleri kör ediyordu.

O araba yaklaştıkça insanlar kenara çekildi. Yaşar Kemal’in romanlarında zalim Abdi Ağa köye indiğinde nasıl bir sessizlik olursa, öyle bir sessizlik çöktü meydana. Korku, sarı sıcağın en sadık yoldaşıydı. Elif sepetini kendine doğru çekti, bacaklarının arasına sıkıştırdı. Küçücük yüreği göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Kötü bir şey olacağını havadaki o ağırlaşan toz kokusundan anlamıştı. Çünkü zenginlik bu topraklara bazen bereket ama çoğu zaman felaket getirirdi.

Gümüş renkli canavar, felaketin ta kendisi gibi süzülerek tapınağın kapısına, tam da Elif’in oturduğu basamakların dibine yanaştı. Motorun homurtusu kesildi. Kapı ağır bir klik sesiyle açıldı. Önce rugan, pırıl pırıl, üzerinde tek bir toz zerresi bile olmayan siyah bir ayakkabı yere bastı. O ayakkabı toprağa değmedi sanki, toprağı ezdi.

Üçüncü Bölüm: Hamza Bey ve Kibirden Zırh

Arabanın içinden dışarıya, meydandaki o kavruk toz ve tezek kokusuna karışan buz gibi yapay bir serinlik dalgası vurdu. Bu serinlik Toroslar’dan inen o ferahlatıcı yel gibi değil, bir morg soğuğu gibi ürperticiydi. Ayakkabının sahibi arabadan inerken iri cüssesiyle zorlandı. Hamza Bey, geniş omuzları ve devasa göbeğiyle meydandaki o cılız, güneşte kurumuş insanların yanında bir gulyabani gibi duruyordu.

Üzerinde metalik parıltılı, gri bir takım elbise vardı. Bu sıcakta ceketini çıkarmamıştı; çünkü o ceket onun zırhıydı. Boynunda, açık yakasından sarkan parmak kalınlığında bir altın zincir güneş vurdukça bir kor gibi parlıyordu. Hamza Bey durdu, cebinden ipek bir mendil çıkarıp alnındaki yağlı terleri sildi. Gözlerinde simsiyah aynalı gözlükler vardı; kimse nereye baktığını, ne düşündüğünü göremiyordu. O gözlükler ruhunun pencerelerini kapatmıştı; geriye sadece kendi kibrine aşık bir duvar kalmıştı.

Hamza Bey etrafına şöyle bir baktı. Bakışı bir insanın bakışı değil, bir kartalın avını süzüşüydü. Meydandaki insanları, tapınağı, hatta havada uçuşan sinekleri bile mülkü sayıyordu. Korumaları hemen etrafında etten bir duvar ördü. Hamza Bey tapınağa doğru yürümeye başladı. Her adımı meydandaki sessizliği dövüyordu.

Dördüncü Bölüm: Kırılan Sepet, Kırılan Onur

Elif, devasa gölgenin altında küçücük kalmıştı. Karşısında bir adam değil, masallardaki o insan yiyen devlerden biri duruyordu sanki. Gri zırhlı, altın zincirli, gözleri olmayan bir dev… Hamza Bey basamaklara yaklaştı. Tam Elif’in önünden geçecekti. Normalde insanlar kenarından dolaşırdı ama Hamza Bey yolu ortalamıştı. Önünde ne varsa çekilmek zorundaydı.

Elif, korkusuna rağmen içindeki o incecik umuda tutundu. Annesinin “Akşama ekmek getir kızım,” diyen sesi kulaklarında çınladı. Bu koca adam, bu altınlı bey belki bir çiçek alırdı? Hafifçe doğruldu, kurumuş dudaklarını araladı:

“Beyim…” dedi, sesi cılız bir ıslık gibi kalsa da meydanda duyuldu. “Beyim, çiçek… Mis kokulu dağ nergisleri. Anam için bir tane almaz mısınız?”

Hamza Bey durdu. Zaman durdu. Meydandaki sineklerin vızıltısı bile kesildi. Adam başını yavaşça aşağıya, sesin geldiği yere indirdi. Aynalı gözlüklerinin arkasından Elif’e baktı. Bu bakışta merhamet yoktu. Hamza Bey bir insana bakmıyordu; cilalı ayakkabısının ucuna konmuş pis bir sineğe, yolunu kapatan bir çalı dikenine bakıyordu.

“Çekil!” dedi, sesi bir yılanın tıslaması gibi zehirliydi. “Yolumdan çekil pislik!”

Elif anlamadı ya da anlamak istemedi. “Sadece bir tane…” diyecek oldu ki o korkunç an yaşandı. Hamza Bey yolunu değiştirmedi; sağ bacağını geriye doğru çekti ve o siyah rugan, ucu demir gibi sert ayakkabısıyla Elif’in göğsüne bastırdığı sepetine vurdu.

Küt!

Bu ses kuru bir tahtanın kırılması değildi; bir onurun, bir masumiyetin kırılma sesiydi. Darbe o kadar şiddetliydi ki Elif olduğu yerde savrulup duvara çarptı. Sepetin içindeki nergisler, güller, fesleğenler havaya saçıldı. Sarı sıcağın bağrında hüzünlü bir yağmur gibi dağıldılar. Kırmızı gül yaprakları kızgın taşların üzerine düştü; sanki taşlar kanamış gibi yerler kızıla boyandı.

Beşinci Bölüm: “Çöp Değil Bunlar!”

Hamza Bey hiçbir şey olmamış gibi dengesini düzeltti, ceketinin önünü ilikledi. Sonra o insanı çileden çıkaran hareketi yaptı: Cebinden mendilini çıkarıp ayakkabısının ucuna bulaşan çiçek özsuyunu sildi. “Yol ortasında işportacılık mı olur?” diye bağırdı. “Belediye nerede? Atın bu pislikleri buradan!”

Elif ağlamıyordu. Şoktaydı. Gözleri yerdeki o çamur olmuş nergislere bakıyordu. “Çiçeklerim,” diye fısıldadı, “Anamın ekmeği…”

Hamza Bey cebinden buruşuk bir kağıt para çıkarıp Elif’in suratına fırlattı. “Al sana ekmek parası!” Para havada süzülüp Elif’in omzuna düştü. Ancak Elif paraya elini sürmedi. Başını kaldırdı, gözlerinde çocuk kalbinin taşıyamayacağı kadar ağır bir kırgınlık vardı.

“Çöp değil bunlar beyim,” dedi Elif. Sesi titriyordu ama içinde toprağın o kadim direnci vardı. “Bunlar çiçektir. Allah’ın yarattığı çiçektir. Sen çiçeğe vurdun. Günah değil mi?”

Bu söz meydanda bir bomba gibi patladı. On yaşında bir çocuk, şehrin en korkulan adamına günahı hatırlatıyordu. Hamza Bey’in yüzü morardı, “Sen bana din dersi mi vereceksin? Senin sülaleni satın alırım ben!” diye kükredi. Korumalar Elif’i sürüklemek için hamle yaptığında, dağların sessizliği bozuldu.

Altıncı Bölüm: Halkın Sessiz Duvarı

Kalabalığın içinden bir hareketlenme oldu. Önce bir kişi, sonra on kişi, sonra yüz kişi… İnsanlar bir duvar gibi Elif’in etrafına doğru yürümeye başladılar. Bağırmıyorlardı, sadece yürüyorlardı. Elif ile korumalar arasına etten ve kemikten bir set çektiler. Yaşar Kemal’in dediği gibi, “Halk bir kere uyandı mı önünde sel olsa durmaz.”

Hamza Bey etrafının sarıldığını hissetti. “Siz kimsiniz?” diye bağırdı ama sesi artık titriyordu. Kalabalığın arasından üstü başı yamalı, yüzü kösele gibi olmuş ak sakallı bir ihtiyar çıktı. Bastonunu yere, ezilen nergislerin yanına vurdu:

“Bey!” dedi ihtiyar, sesi bir rüzgarın kayalara çarpması gibiydi. “Senin paran çoktur biliriz. Ama unuttuğun bir şey var: Bu toprak zalimin zulmünü yutar ama unutmaz. Sen o çiçeği ezdin sanırsın ama aslında kendi bahtını ezdin. O kızın bir damla gözyaşı senin o gümüş arabandan da, altın zincirinden de ağırdır.”

Hamza Bey bu sözler altında ezilmemek için cüzdanını çıkardı. Bir tomar para çekip kümes hayvanlarına yem atar gibi halkın üzerine savurdu. “Alın da susun aç köpekler!” dedi. Paralar havada süzüldü; yeşil, mor, kırmızı kağıtlar meydana yağdı.

Ancak kimse eğilmedi. Yer demirdi, kimse elini uzatmadı. Gök bakırdı, kimse başını kaldırmadı. Paralar o ezilmiş çiçeklerin üzerine birer kefen bezi gibi örtüldü. Yoksul, karnı aç insanlar o vebalı paralara dokunmadı bile. Hamza Bey’in dünyası başına yıkılmıştı; çünkü onun dünyasında para atılınca insanlar eğilirdi. Burada ise onur, paradan daha keskindi.

Yedinci Bölüm: Çiçeklerin Zaferi

Poyraz esmeye başladı. Rüzgar Hamza Bey’in paralarını meydanda birer çöp poşeti gibi savurdu. Bir banknot Hamza Bey’in ayakkabısına yapıştı; adam kendi parasını bir böcekmiş gibi üzerinden silkeledi. Elif ayağa kalktı. Karşısındaki devin aslında ne kadar zavallı olduğunu görmüştü.

“Beyim!” diye seslendi Elif, Hamza Bey arabasına kaçarken. “Paranızı unuttunuz! Bizim o kağıda ihtiyacımız yok. Alın kağıtlarınızı başka yerde oynayın!”

Gümüş araba bir korkak gibi meydandan kaçarak uzaklaştı. O gidince ihtiyar adam Elif’in yanına geldi. Yerdeki ezik çiçeklerden birini alıp burnuna götürdü. “Cennet kokuyor,” dedi. Sonra cebinden helalinden kazanılmış üç beş bozukluğu Elif’in sepetine bıraktı. “Hakkını helal et kızım, bu çiçek benim gönlümü onardı.”

Bu bir işaret oldu. Meydandaki herkes sıraya girdi. Kimse yerdeki servete bakmıyordu. Herkes Elif’in o “çöp” olmuş çiçeklerinden bir parça alıp karşılığını fazlasıyla sepete bırakıyordu. Kadınlar ezik gül yapraklarını saçlarına takıyor, adamlar kırık fesleğenleri gömlek ceplerine koyuyordu.

Akşam olurken Elif’in sepeti onurla kazanılmış paralarla dolmuştu. Gökyüzü artık bakır rengi değil, masmavi bir umuttu. Elif sepetini koluna taktı, başı dik bir şekilde evine doğru yürümeye başladı.

Zulüm ne kadar gürültülü olursa olsun, vicdanın sessizliği onu her zaman bastıracaktır. Gümüş eğerli atın sahibi yenilmiş, çıplak ayaklı dağ kızı kazanmıştı. Çünkü Yaşar Kemal’in de dediği gibi; dünyanın bütün çiçeklerini koparabilirsiniz ama baharın gelmesini engelleyemezsiniz.