Milyoner çocuklarını iyileştirmek için servet ödedi ama gerçeği keşfeden Dadıydı!

SARI ELDİVENİN MUCİZESİ: BOĞAZDAKİ BUZ SARAYI

1. Bölüm: Bilanço ve Sessizlik

İstanbul Boğazı’nın en nadide tepelerinden birinde, şehre değil de sanki dünyaya tepeden bakan bir malikane yükseliyordu. Duvarları İtalyan mermeri, pencereleri Venedik camı ile kaplı bu muazzam yapı, dışarıdan bakıldığında bir yeryüzü cennetini andırıyordu. Ancak, O. Henry’nin sıkça fısıldadığı gibi; bazen en parlak elmaların içinde en derin kurtlar saklıdır. Bu evin içinde de o parlak kristal avizelerin aydınlatamadığı koyu, soğuk bir gölge vardı.

Evin sahibi Demir Bey, borsadaki grafiklerin, yükselen hisselerin ve çelik gibi sert iş anlaşmalarının mutlak efendisiydi. Lacivert özel dikim takımı üzerine öyle kusursuz otururdu ki, sanki annesinden kravatlı doğmuştu. Hayatı bir bilanço defteri gibi görürdü: Gelirler, giderler ve çözülmesi gereken problemler. Ona göre çözülemeyecek problem yoktu; sadece fiyatı henüz belirlenmemiş problemler vardı.

Ama şimdi o devasa, sessiz salonun ortasında volta atarken hayatında ilk defa bilançoyu denkleştiremiyordu. Üst katta, dünyanın en pahalı oyuncaklarıyla dolu olan ama çıt çıkmayan o odada, iki küçük kalp sessizce soluyordu. İkizler, Can ve Cem beş yaşındaydılar. Altın lüleli saçları ve porselen bebeklerinki gibi pürüzsüz tenleri vardı. Ama gözlerinde beş yaşındaki bir çocuğun sahip olması gereken o yaramaz pırıltıdan eser yoktu. Yemiyorlar, oynamıyorlar, gülmüyorlardı. Sadece kışın donmuş bir göl kenarındaki sazlıklar gibi, rüzgarsız havada bile titriyorlardı.

Bazen en pahalı ilaçlar bile görünmez bir yarayı iyileştiremez. Milyonların, profesörlerin ve en son teknoloji cihazların çözemediği bu sırrı, sarı bulaşık eldivenleri takan bir kızın nasıl çözdüğünü duymaya hazır mısınız?

2. Bölüm: On İkinci Doktor ve Bir Reçete

Demir Bey, salonun kapısında beliren beyaz önlüklü, kalın çerçeveli gözlüklü doktora umutla baktı. Bu, son bir ayda eve giren on ikinci “en iyi” doktordu. Doktor stetoskopunu çantasına koyarken başını iki yana salladı. Bu hareket, tıp fakültelerinde öğretilen o evrensel jestti: “Üzgünüm ama faturayı yine de keseceğim.”

“Demir Bey,” dedi doktor, Latince terimlerin arkasına sığınarak, “Çocuklarda fizyolojik bir anomaliye rastlamadık. Kan değerleri normal ama bir tür idiyopatik letarji durumu söz konusu. İsviçre’den gelen yeni bir vitamin takviyesi yazacağım. Şişesi 5.000 dolar.”

Demir Bey hemen çek defterini çıkardı. “50.000 olsun, yeter ki iyileşsinler!” Kalemi kağıdın üzerinde kayarken aslında vicdanını susturmaya çalışıyordu. Ona göre babalık, en iyi imkanları satın almaktı. Eğer çocuklar hasta ise bu bir hizmet kusuruydu ve daha fazla para harcanarak düzeltilmeliydi.

Doktor gittikten sonra evin asık suratlı baş hizmetçisi Bayan Selma yaklaştı. “Efendim, yeni dadı ajansından biri geldi. Adı Leyla. Aslında temizlik personeli olarak başvurmuş ama ajans yanlışlıkla dadı listesine koymuş. Geri gönderecektim ama…”

Demir Bey elini salladı, kafası rakamlardaydı. “Detay anlatma Selma. Diploma, referans, temizlik… Çocuklar ağlamadıysa kalsın. Maaşını muhasebeye bildir.”

Demir Bey çalışma odasına, o güvenli rakamlar dünyasına doğru yürürken; arkasında mutfak kapısının aralığından ürkek ama meraklı bir çift göz onu izliyordu. Bu gözler hayatı kitaplardan değil sokaklardan öğrenmiş, cebinde beş kuruşu olmayan ama yüreğinde koca bir lunapark taşıyan Leyla’ya aitti.

3. Bölüm: Bay Şapşal ve Bayan Mıymıy

Leyla malikanenin geniş mermer merdivenlerini tırmanırken kendini bir masalın içinde gibi hissediyordu. İkinci katın sonundaki o devasa beyaz kapıyı açtığında gördüğü manzara hüzünlüydü. Odada her şey mükemmeldi, her şey pırıl pırıldı ama her şey buz gibi soğuktu.

İkizler, Can ve Cem, odanın ortasında birbirinin aynı krem rengi ipek pijamalar içinde oturuyorlardı. Önlerinde dünyanın en karmaşık legosu duruyordu ama tek bir parçayı bile birleştirmemişlerdi. Leyla elindeki kovayı yere bıraktı. Klang! Metal kovanın sesi odadaki o steril sessizliği bir cam gibi kırdı.

“Selamünaleyküm ahali!” dedi Leyla. Sesi bir pazar yerindeki satıcı kadar neşeliydi. “Ben yeni dadınızım ama uçmayı henüz öğrenemedim, haberiniz olsun.”

Çocuklar tepki vermedi. Cem cılız bir sesle, “Babamın asistanı sipariş etti bu legoyu, zekayı geliştiriyormuş,” dedi. Sesi beş yaşındaki bir çocuğun sesi değil, iflas etmiş bir bankerin sesi gibi yorgundu.

Leyla güldü. “Zekayı bilmem ama can sıkıntısını uzaya kadar geliştirdiği kesin!” Sonra cebinden o meşhur, marketten aldığı parlak sarı bulaşık eldivenlerini çıkardı. Odadaki pastel renklerin arasında bu eldivenler güneş gibi parlıyordu. Leyla bir eldiveni aldı ve ciğerleri patlayana kadar üfledi. Eldiven şişti, beş parmağı havaya dikildi. Üzerine tükenmez kalemle kocaman gülen bir surat çizdi.

“Tanıştırayım,” dedi Leyla, “Bu Bay Şapşal. Kafası biraz hava doludur ama çok neşelidir.”

Bay Şapşal parmaklarıyla çocukların kafasına hafifçe vurdu: Bop! Bop! Can birden kıkırdadı. Bu ses, o odada duyulmuş en garip sesti. Bir camın kırılması kadar keskin ve şaşırtıcıydı. 5.000 dolarlık vitaminlerin yapamadığını, 5 liralık lastik eldiven yapmıştı.

4. Bölüm: Yasak Bölgede Kahkaha

Demir Bey çalışma odasında borsayı izlerken, öğleden sonra üçte sessizliğe bir hançer saplandı: Bir çocuk kahkahası. Hem de iki çocuğun aynı anda attığı ciğerden gelen bir kahkaha. Demir Bey merakla aşağı kata, çocuklara yasak olan antika vazolarla dolu misafir salonuna indi.

Gördüğü manzara inanılmazdı. Salonun ortasındaki o paha biçilemez Fransız masasının üzerinde Leyla boylu boyunca uzanmıştı. Ellerinde sarı eldivenler, yüzünde komik bir baygınlık ifadesi vardı. Can ve Cem ise üzerlerinde plastik stetoskoplarla Leyla’yı “muayene” ediyorlardı. Yanakları koşmaktan ve gülmekten al al olmuştu.

“Eyvah!” diyordu Leyla, “Kalbimin atışını duymuyorum doktor bey. Yoksa kalbim kaçıp dondurma yemeye mi gitti?”

Can bağırdı: “Buldum! Kalbi sırtında atıyor! Tik tak yapıyor ama sanki içinde bir tavşan zıplıyor!”

Demir Bey içeri girdiğinde neşe balonu patladı. “Burada ne oluyor?” diye gürledi. Çocuklar anında soldu, eldivenleri arkalarına sakladılar. Demir Bey için bu bir disiplinsizlikti. “O masada oyun oynanmaz! Yarın İsviçre’den Profesör Müller geliyor, çocukları böyle terli ve bitkin görmemeli!”

Demir Bey arkasını dönüp giderken yerde Leyla’nın düşürdüğü “Bay Şapşal”ı gördü. Ayağıyla onu kenara itti ama kalbinin derinliklerinde o kahkahanın yankısı kalmıştı.

5. Bölüm: Profesör Müller ve Kesin Karar

Ertesi sabah gelen Profesör Müller, bir insandan çok yürüyen bir laboratuvarı andırıyordu. Titanyum çerçeveli gözlükleri ve duygusuz ses tonuyla çocukları birer “vaka” olarak muayene etti.

“Durum kompleks,” dedi profesör, “Bu çocuklar hipersensitivite (aşırı duyarlılık) sendromu yaşıyorlar. Zürih’teki kliniğime yatmalılar. Tam izolasyon, ses yok, duygu yok, sadece bilim. Altı ay, belki bir yıl. Ebeveyn ziyareti de yasak.”

Demir Bey çocuklarını kurtaracak tek yolun bu olduğuna inanarak, “Tamam, yarın sabah uçak hazır olsun,” dedi. Ancak o anda odanın köşesinden bir ses yükseldi: “HAYIR!”

Leyla ileri atıldı. “Onları hiçbir yere götüremezsiniz! Onlar hasta değil, sadece çocuk! Sizin makineleriniz onların kalbini ölçtü ama içini görmedi. Onların ilacı İsviçre’de değil, burada, babalarının yanında!”

Demir Bey öfkeden köpürdü. “Sen kim oluyorsun? Kovuldun Leyla! Eşyalarını topla ve git!”

Leyla ağlamadı. “Gidiyorum,” dedi fısıltıyla, “Ama gitmeden önce size gerçeği kanıtlamam için 5 dakika verin. Eğer başaramazsam çocukları kendi ellerimle uçağa bindiririm.”

6. Bölüm: En Zor Teşhis

Leyla çocukların yanına çömelip onlara bir şeyler fısıldadı. Can ve Cem plastik doktor çantalarını çıkardılar. Leyla, Demir Bey’in karşısına dikildi ve sarı eldivenlerini taktı. “Teşhisi koydum Demir Bey,” dedi Leyla, “Hastalığın adı: Kalp Yetmezliği.”

Demir Bey dehşetle sarsıldı. “Ne? Can mı Cem mi? Hangisinin kalbi yetmiyor?”

“Hayır Demir Bey,” dedi Leyla parmağıyla onun göğsünü işaret ederek, “Sizin! Sizin kalbiniz tik tak diye atmayı bırakıp para para diye atmaya başladığı için çocuklar soluyor. Onlar ayna gibidir; siz soğuksanız onlar donar.”

Demir Bey çek defterini çıkardı. “Tamam, neyse fiyatı söyle! Hangi terapi, kaç para?”

Leyla acı bir gülümsemeyle Demir Bey’in elini tuttu. “Sorun da bu ya… Bu ilacın reçetesi yok, çekle ödenmiyor. Bunun bedeli zaman ve samimiyet. Ve siz kendinizden harcamayı unutmuşsunuz.”

Oda buz kesti. Cem elindeki plastik stetoskopu babasına uzattı. “Baba… Lütfen, acıtmayacağız.”

Demir Bey, Profesör Müller’in steril vaatlerine ve Leyla’nın sarı eldivenli dünyasına baktı. İlk defa, o devasa malikanenin aslında ne kadar boş olduğunu hissetti. Çek defterini cebine koydu, Profesör Müller’e döndü ve “Uçak kalkmayacak Profesör,” dedi.

Demir Bey yere, halının üzerine oturdu. “Pekala doktorlar,” dedi çocuklarına bakarak, “Bakalım bu kalbi tamir edebilecek misiniz?”

Can stetoskopu babasının göğsüne dayadı. O anda Demir Bey’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Leyla kapıdan çıkarken sarı eldivenlerini çocuklara bıraktı. O. Henry’nin dediği gibi, en değerli hediyeler mağazalarda satılmazdı; onlar bazen bir gülümsemede, bazen de bir çift sarı lastik eldivende saklıydı. O gün malikanenin buzları çözülmeye, Boğaz’ın suları ilk kez içeride yankılanmaya başladı.