Milyarder, Bekar Annenin “Elimden Geldiğinde Ödeyeceğim” Sözleriyle Gözyaşlarına Boğuldu
Cüzdan boştu. Ayşe, Şişli’deki Migros kasasında titreyen elleriyle bozukluk ararken, kollarındaki üç yaşındaki kızı Elif büyük kahverengi gözlerle annesinin yüzünü okuyordu. Bant üzerinde duran birkaç temel ürün — bir paket makarna, ucuz domates sosu, beyaz ekmek, küçük bir süt, bir paket bebek bezi, iki elma — toplam 45 lira 80 kuruş. Şehir merkezindeki bir kahvenin fiyatından daha az, ama Ayşe için ulaşılamazdı. Arkasında bekleyen insanlar sabırsızdı; kasiyerin yorgun sessizliği ise her sözden ağırdı.
Ayşe, “Belki bezleri bırakabilirim… Belki elmaları,” diye fısıldadı. O an, sıradan bir akşamı sonsuza değiştirecek kişi öne çıktı. Pahalı yün paltolu, kırlaşmış şakaklı, 40’larında bir adam; yüzünde kibir değil, sadece görmüş geçirmiş bir dikkat. Cüzdanından arka arkaya 50’likler çıkarıp tezgâha koydu: 300 lira. “Hanımefendinin ihtiyacı olan her şeyi ekleyin,” dedi kasiyere. “Meyve, sebze, et, ekmek… Ne lazımsa.” Ayşe’nin gözleri bulandı, sesi çatladı: “Söz veriyorum… Yapabildiğimde size ödeyeceğim.” Adam başını salladı: “Gerek yok. Sadece siz ve kızınız güvende olun.” Sonra sakin adımlarla uzaklaştı.

O gece Ayşe’nin poşetlerinden küçük bir kartvizit çıktı: “Mehmet Kaya — CEO, Teknoloji 1.” İsmi tanıyordu. İstanbul’un kurumsal yazılım devinin kurucusu, dergi kapaklarındaki adam. Ama o dergiler bir şeyi yazmıyordu: Mehmet, Bebek’teki çatı katında bütün konforuna rağmen İstanbul’un en yalnız adamıydı. Dört yıl önce boşanmış, çocuğu olmamış, anne babasını trafik kazasında kaybetmiş, hayatını toplantı ve stratejiyle doldurmuştu. O akşam markette gördüğü sahne ona annesi Fatma’yı hatırlattı: babası terk ettikten sonra üç işte çalışıp onu büyüten, yorgun ayaklarına rağmen gülümseyen güçlü kadın. “Birileri anneme bir gün fırsat verseydi, belki hâlâ hayatta olurdu,” diye düşündü Mehmet.
Ertesi gün ofisine üzerinde titrek el yazısıyla “Sayın Bay Kaya” diye başlayan bir mektup ve küçük bir kutu geldi. Ayşe yazıyordu: “Şimdi ödeyecek param yok ama söz veriyorum, bir gün her kuruşunu ödeyeceğim. Şimdilik benim için en değerli şeyi size veriyorum: Annemin ölmeden önce bıraktığı bilezik.” Kutudan çıkan sade gümüş bileziğin içindeki harfler Mehmet’i donup bıraktı: “F.K.” — Fatma Kaya. Bu, annesinin bileziğiydi. Ayşe’nin annesi Zehra ile Fatma’nın çocuklukta kardeş gibi olduklarını, yıllar önce bu bileziğin dostluğun sembolü olarak Zehra’ya verildiğini Ayşe sonradan anlattı. Yıllar geçti, çocukları bir süpermarket kasasında tanıştı. Tesadüf değil, kader.
Mehmet, Ayşe’nin Fatih’teki küçük dairesine gitti. Nemli duvarlar, dar merdivenler; ama içerisi tertemizdi. Köşede Elif’in oyuncakları, duvarda çocuk çizimleri. Ayşe çay koydu, anneleri Zehra ve Fatma’nın hikâyesi birleşince Mehmet’in gözleri yaşardı. Elif kâğıttan bir çizim getirdi: Ayşe, Elif ve Mehmet el ele. Altta titrek harflerle “Ailem.” Mehmet o anda duvarlarının çatladığını hissetti. Aile, kanla değil, seçimle yazılıyordu.

Takip eden haftalarda Mehmet bir iyilikten fazlasını yaptı: Ayşe’ye şirketinde saygın, düzenli saatli bir idari iş; daha güvenli bir semtte üç odalı bir daire; Elif için iyi bir anaokulu, düzen, umut. “Hayırsever olarak değil, arkadaş ve aile olarak,” diyordu. Ayşe önce utandı, sonra minnet ve güç buldu. Hayatında ilk kez derin bir nefes alabildi.
Derken geçmiş kapıyı çaldı: Anaokuluna “Babasıyım” diyen biri geldi — Emre. Ayşe’yi hamileyken bırakıp kaybolan adam. Emre sevgiyle değil, açgözlülükle dönmüştü; Mehmet’in servetini öğrenmiş, tehditler savuruyordu. Mehmet en iyi avukatları tuttu; Ayşe için tam velayet mücadelesi verdi ve kazandılar. Emre yine kayboldu; Ayşe ilk kez gerçek anlamda güvende hissetti.
Bir bayram sabahı, yeni salonun sıcak ışığında Elif hediyelerini açarken, Ayşe’nin gülümsemesi Mehmet’in içine yerleşti. O an anladı: Aradığı şey başarı grafikleri değil, sofrada paylaşılan ekmek, küçük ellerin tuttuğu parmaklar, “Ailem” diye mırıldanan bir çocuktu. Mehmet servetini 40’ından önce kurmuştu; ama gerçek zenginliği bir market kasasında “Elimden geldiğinde ödeyeceğim” diyen onurlu bir annenin ve kurabiyeden daha değerli çizim yapan bir çocuğun yanında buldu.
Ayşe de anladı: Her şeyini kaybettiğini sandığı yerde, aslında her şeyi bulmuştu — yuva, güvenlik, umut. Elif ise en başından beri bildiğini çizgilerle fısıldıyordu: Sevgi, aileyi tamamlar. Bazen tek bir nezaket, iki hayatı sonsuza değiştirir. Bazen en kıymetli borç, para değil, yan yana durma sözüdür.
Bu hikâye size bağlantının, nezaketin ve seçilmiş ailenin değerini hatırlattıysa, bir yorum bırakın ve paylaşın. Belki bugün bir market sırasında yanınızda duran birinin dünyasını, bir cümleyle, bir bakışla, bir el uzatmayla değiştirebilirsiniz.