Amerikan Komutan “Türkler Eğitimsiz” Dedi! 😮 Kunuri’den Sonra ÖZÜR DİLEDİ!

.
.

KUTUP YILDIZININ DOĞUŞU: KUNURİ DESTANI VE BİR YANILGININ ÖZÜRLÜ

Birinci Bölüm: Küçümseyen Gözler ve Tozlu Raporlar

1950 yılının soğuk Kasım sabahında, Tokyo’daki Amerikan Uzak Doğu Komutanlığı karargahında daktilo sesleri yankılanıyordu. İstihbarat subaylarının hazırladığı kısa bir değerlendirme raporu, masanın üzerine bırakıldı. Raporun hedefinde, binlerce kilometre öteden, Anadolu’nun bağrından kopup gelen 5.000 kişilik bir birlik vardı: Türk Tugayı.

Raporun satır aralarından kibir sızıyordu: “Bu birlik henüz hiçbir modern savaş deneyimine sahip değil. Askerlerin büyük çoğunluğu okuma yazma bilmiyor, İngilizce konuşamıyor ve en önemlisi, modern muharebe eğitimi yetersiz.”

Amerikan komuta kademesi için bu “deneyimsiz kalabalık”, cephenin en ön saflarında devasa Çin ordusunun karşısına çıkarılamazdı. Onlara biçilen rol basitti: Cephe gerisinde beklemek, ayak işlerini yapmak ve ancak gerekirse yedek kuvvet olarak kullanılmak. Komutanların gözünde onlar, sadece siyasi bir jestin askeri karşılığıydı. Ancak 72 saat sonra, o kibirli raporları yazan kalemler, tarihin en büyük askeri yanılgılarından birine imza attıklarını itiraf etmek zorunda kalacaklardı.

İkinci Bölüm: İskenderun’dan Pusan’a Uzanan Yol

Bu hikaye, aslında 17 Eylül 1950’de İskenderun Limanı’nda başlamıştı. Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasındaki 5.090 asker, kendilerini nelerin beklediğini bilmeden gemilere binmişlerdi. Bu adamlar profesyonel paralı askerler değil, gönüllü Anadolu çocuklarıydı. Çoğu daha önce deniz görmemiş, ucu bucağı olmayan okyanusları sadece masallarda duymuştu.

Tugayın başında ise bir efsane vardı: Tahsin Yazıcı. 1892 Manastır doğumlu bu ihtiyar kurt, Çanakkale’de mermilerin altında teğmen olarak pişmiş, Kurtuluş Savaşı’nda Kazım Karabekir’in emrinde vatanı savunmuştu. Türkiye’nin ilk tank taburunu kuran “Tankçıların Babası”, zırhlı birlik taktiklerini Rommel’in bizzat savaş meydanlarındaki ayak izlerini takip ederek incelemişti. 60 yaşındaki bu general, savaşın sadece mermi atmak değil, bir irade savaşı olduğunu çok iyi biliyordu.

21 günlük deniz yolculuğunun ardından Pusan Limanı’na ulaştıklarında, General Douglas MacArthur onlara “Kutup Yıldızı” kod adını verdi. Ancak ne iletişim vardı ne de ortak bir dil. Türkler Amerikan silahlarıyla donatılmıştı ama bu silahların mekanizmasını öğrenmek için sadece birkaç günleri olmuştu. Amerikalı subaylar şüpheliydi: “Bu adamlar bu silahlarla kendilerini mi vurur, yoksa düşmanı mı?”

Üçüncü Bölüm: Noel Vaadi ve Çin Baskını

21 Kasım 1950’de Türk Tugayı, Kunuri bölgesine ulaştı. General MacArthur, Amerikan halkına ve askerlerine bir söz vermişti: “Noel’e kadar evinizde olacaksınız.” Bu, askeri tarihin en talihsiz iyimserliğiydi. Zira o sırada, yaklaşık 300.000 Çinli asker, karlı dağların arasından birer hayalet gibi sızıyordu.

Çinliler motorlu araç kullanmıyor, sessizce gece yürüyor, gündüzleri mağaralarda gizleniyorlardı. Amerikan hava istihbaratı onları göremiyordu. 25 Kasım gecesi, devasa Çin ordusu Birleşmiş Milletler cephesinin sağ kanadına bir balyoz gibi indi. Güney Kore birlikleri saatler içinde dağıldı. Cephede 100 kilometrelik devasa bir gedik açıldı. Bu gedikten içeri sızan Çin 38. Kolordusu, Kunuri kavşağını ele geçirip tüm müttefik ordusunu bir tuzağa düşürmek üzereydi.

Bu ölümcül gediği kapatabilecek, Amerikan 8. Ordusu’nun yok edilmesini engelleyebilecek tek bir güç kalmıştı: Türkler.

Dördüncü Bölüm: Vavon’un Cehennemi ve Dilin Sessizliği

26 Kasım’da Türk Tugayı’na Tokçon’a ilerleme emri verildi. Ancak emir İngilizceydi. Tercüme hataları, müttefiklerin çoktan geri çekildiği bilgisinin gizli kalması ve Amerikan komutasının Türkleri adeta bir yem gibi öne sürmesi, felaketi tetikledi.

27 Kasım gecesi Vavon köyünde ilk büyük temas yaşandı. Binlerce Çinli asker, davullar ve zurnalar çalarak, hayvan ulamalarını andıran ürkütücü seslerle Türk mevzilerine saldırdı. Çinliler dalga dalga geliyordu. Bir dalga yok ediliyor, arkasından daha kalabalığı geliyordu.

28 Kasım sabahı olduğunda Türk Tugayı tamamen kuşatılmıştı. Karargahla irtibat kesilmişti. Tokyo ve Washington radyoları haberi geçti: “Türk Tugayı imha edildi.” Haritalarda Türklerin olduğu bölgeye büyük bir çarpı işareti kondu. Onlar artık “kayıp” ve “yok edilmiş” sayılıyordu.

Beşinci Bölüm: Anthony Herbert’in Tanıklığı

O cehennem çemberinin içinde, Türklerle birlikte mahsur kalan Amerikalı bir subay vardı: Anthony Herbert. Herbert, yıllar sonra yazdığı Soldier adlı kitabında o anları şöyle anlatacaktı:

“Dilini bile bilmediğim, eğitimsiz dedikleri bu adamlarla kuşatılmıştım. Korkuyordum. Ama Türkler… Onlar sanki pikniğe gelmiş gibiydiler. İnanılmaz bir sakinlikle oturmuş, tütün sarıyorlardı. Ne tarafa ateş etseler Çinli öldürebileceklerini biliyorlardı ve bütün sabahı tam olarak bunu yaparak geçirdiler.”

Güneş yükselip cephane bittiğinde, Herbert bir vahiy gibi o ana tanıklık etti. Türk askerleri ayağa kalktı ve o ana kadar görülmemiş bir disiplinle süngülerini taktılar. Herbert güneyi işaret ettiğinde, Türk hattı bir çelik duvar gibi döndü. O an, Kore Savaşı’nın en kanlı ve en başarılı süngü hücumu başladı. Herbert şöyle diyordu: “Türkler asla tuzağa düşürülemez. Başı belada olan, onları kuşatanlardır!”

Altıncı Bölüm: “Çemberi Yardık, Ekmek Gönderin!”

Türk askeri sadece süngüsüyle değil, aklıyla da savaşıyordu. Karanlıkta Çin hatlarının arasından sızarken, botlarını çıkarıp ellerine aldılar. Süngülerin parlamaması için eldivenlerini üzerlerine geçirdiler. Sessiz hayaletler gibi düşman saflarını yardılar.

Üç gün süren o epik direnişin ardından, Tahsin Yazıcı’nın telsizinden dökülen şu mesaj dünya basınında bomba etkisi yarattı: “Çemberi yardık. Cepheye ekmek gönderin, görev verin!”

Bu mesaj, müttefik ordularında bir şok dalgası yarattı. Yok edildiği sanılan birlik, sadece hayatta kalmamış, bir de yeni görev istiyordu! Türk Tugayı, o üç gün içinde Amerikan 8. Ordusu’na geri çekilmesi için gereken hayati zamanı kazandırmıştı. Eğer Türkler o gediği canları pahasına tutmasaydı, bugün Kore Savaşı’nın tarihi çok daha karanlık bir sonla bitecekti.

Yedinci Bölüm: Kahramanlar Kahramanı

Kunuri’den sonra her şey değişti. O “eğitimsiz” raporlarını yazan eller, şimdi madalya takmak için yarışıyordu. General Walton Walker, Türk askerlerinin göğsüne Gümüş Yıldızları takarken şunları söyledi: “Sizler, 8. Orduyu ve 9. Kolorduyu kuşatılmaktan kurtardınız.”

Asıl itiraf ise General MacArthur’dan geldi: “Japonya’da herkes size kahraman diyor. Siz kahramanlar kahramanısınız. Türk Tugayı için ‘yoktur’ diye bir şey yoktur!”

Sovyet radyoları bile müttefiklere yönelik yayınlarında şu gerçeği haykırmak zorunda kaldı: “Sizi bu sefer Türkler kurtardı!” Bir avuç Anadolu köylüsü, okuma yazma bilmeyen o “deneyimsiz” gençler, dünyanın en modern ordularına savaşın nasıl yapılacağını öğretmişti.

Sekizinci Bölüm: Miras ve Kan Kardeşliği

Kunuri’nin bedeli 218 şehit, 455 yaralıydı. Ancak bu kan, Türkiye’nin NATO’ya giriş biletini yazdı. 1949’da kapıdan çevrilen Türkiye, Eylül 1951’de resmen davet edildi.

Türk askeri Kore’de sadece savaşmadı; oraya ruhunu bıraktı. Savaşın ortasında bulduğu öksüz bir kıza “Ayla” adını verip babalık yapan Süleyman Dilbirliği, harabe şehirlerde Koreli çocuklar için okul açan tek birlik olan Türk Tugayı, Kore halkının kalbine “Kan Kardeşi” olarak kazındı.

Bugün Pusan’daki anıt mezarlıkta 462 Türk evladı yan yana yatıyor. Onlar için binlerce kilometre ötedeki bu topraklar artık yabancı değil.

Sonuç: Tarihin Unutulmaz Dersi

1950 Kasım’ında “eğitimsiz” denilerek küçümsenen o çocuklar, Kunuri’nin karlı tepelerinde bir destan yazdılar. Onlar, Anthony Herbert’in dediği gibi; kuşatıldıklarında korkmayan, tam tersine kuşatanı korkutan bir iradenin temsilcileriydiler. Amerikan komutanlarının özrü, sadece bir söz değil, bir milletin savaşçı ruhuna duyulan saygının nişanesiydi.

Kutup Yıldızı, o zifiri karanlıkta sadece müttefik ordusuna değil, tüm Türk milletine bir yol gösterdi: İrade, eğitimden; vatan sevgisi, her türlü silahtan üstündür.