YANLIŞLIKLA ARAP MİLYARDERİN MASASINA OTURDU – BUNUN HAYATINI DEĞİŞTİRECEĞİNİ HİÇ DÜŞÜNMEMİŞTİ…
İstanbul’un akşam saatlerinin sessizliğinde, Boğaz’ın ışıkları suyun üstünde titreyen izler bırakırken, iki yabancı aynı sokakta yürüyordu. Hakim Almansuri, 32 yaşında, yorgun bir iş gününün sonunda kalabalıktan kaçmak için favori, mütevazı restoranına yöneldi. Şoförünü geri gönderdi; bu gece, kendi adımlarının ritmini duymak istiyordu.
Şehrin diğer ucunda, Elif sabahın erken saatlerinden beri dikiş makinesinin başında, annesinin ilaçları ve kira için saatleri ilmeklere dönüştürüyordu. Akşam 8’de nihayet makine sustu. “Anne, biraz hava alacağım,” dedi. Eski taş binaların arasında sıkışmış, küçük ama sıcak bir restoran gözüne çarptı. İçeri girerken kalbi hızlandı: içerisi beklediğinden daha şıktı. “Sadece bir çay,” diye düşündü; kendi kendine küçük bir nefes payı tanımak istiyordu.

Tam o anda garson, rezervasyon karışıklığı nedeniyle Elif’i başka masaya aldı. Yan masada oturan adam—pahalı ama alçakgönüllü görünümlü—ona nazikçe baktı. Bu, Hakim’di. Elif, masaya yerleşirken çantasının sapı takıldı, çay bardağı devrildi. Restoranın dikkatleri bir anlığına onlara döndü. Elif’in yüzü kızardı. Hakim hemen ayağa kalktı: “Durun, elinizi kesmeyin. Garson halleder.” Sesinde, paranın törpüleyemediği bir şefkat vardı.
Elif oturdu, ellerini sakince masada topladı. “Bardak için ekstra ücret alırlar mı?” diye fısıldadı. “Hayır,” dedi Hakim, gülümseyerek. “Böyle küçük şeyler için almazlar.” O an aralarında görünmez bir köprü kuruldu: biri hayatın yükünü sırtlanan sade bir emekçi, diğeri yalnızlığın ağır camından bakan varlıklı bir adam. Hakim kendini tanıttı; Elif, evde el işleri yaptığını söylemekle yetindi. Hakim, Elif’in ellerindeki emeği ve gözlerindeki direnci fark etti. Bu şehirde çok şey görmüştü ama bu kadar doğal bir zarafet nadirdi.
Elif hesabı isteyip kalkmak üzereyken Hakim dışarıda onu yakaladı. “Bir çay daha? Yakındaki parkta, sakin.” Elif tereddüt etti; farklı dünyalar, farklı kurallar. Ama hakimin sesindeki sükûnet, güven veriyordu. Parkta yan yana oturduklarında şehir, gecenin yumuşak ışığına bürünmüştü. Elif, annesinden, bitmeyen masraflardan, daralan nefeslerden bahsetti; Hakim ise zenginliğin getirdiği tuhaf yalnızlıktan, insanların niyetlerinden emin olamamanın yorgunluğundan. “Para sorunları çözer,” dedi Elif, “ama belli ki hepsini değil.” Hakim başını eğerek gülümsedi: “Gerçek yakınlığı, parayla alamıyorsun.”
O gece ikisi de evlerine, yeni bir soruyla döndü: “Acaba?” Ertesi gün Hakim aradı. Sesinde acele yoktu, daveti temiz ve netti: “Akşam, lüks olmayan, samimi bir yerde yemek?” Elif kabul etti; buluşma doğal, sohbet hafif ama derindi. Hakim, Elif’in dünyasını merakla dinledi; Elif, Hakim’in alçakgönüllü tavrında kendine bir alan buldu. Hafta sonu Adalar’a gittiler. Vapurda rüzgâr saçlarını uçururken Elif “Bu benim için lüks,” dedi; “zamanım ve param hep başka şeylere gidiyor.” Hakim’in yüzünde hüzünlü bir sevgi belirdi; anlamak, bazen en büyük armağandı.

Aralarındaki bağ, küçük akşam telefonları, kısa yürüyüşler, sade sürprizlerle büyüdü. Elif’in annesi Fatma Hanım, kızının gözlerindeki parıltıyı fark etti ama temkinliydi: “Zengin erkekler fakir kızları ciddiye almaz,” dedi. Hakim ise her adımda saygıyı öne koydu; ayrı odalarla planlanan tatili bile, toplumsal baskıları düşünerek geri çekti. Sevgi, hız değil güvenle büyüsün istiyordu.
Bir ay sonra, beklenmedik bir fırtına kapıya dayandı: Fatma Hanım’ın ameliyata ihtiyacı vardı ve masraf dehşet vericiydi. Elif, hastane koridorunda çaresizce ağlarken Hakim teklif etti: “Ben ödeyeyim.” Elif başını salladı; gurur, sevgi kadar inatçıydı. Hakim sustu, sonra kalbinin kararını söyledi: “Evlenelim.” Ani ama yalansız. Elif düşündü, tarttı, annesiyle, kendisiyle konuştu; sonunda kabul etti— bir şartla: “Bu bir hediye olacak, borç değil. Nikâh sade.” Hakim onurlandırdı.
Ameliyat başarıyla geçti, nikâh küçük bir salonda, samimi bir kalabalıkla kıyıldı. Elif, şehrin geniş ışıkları yerine hakimin gözlerindeki sıcaklıkta yuva buldu. Hakim, Elif’i çalışmaya zorlamadı; aksine onu kurslara, hayallerine teşvik etti. Elif, İngilizce ve resimle yeni kapılar aralarken, eski komşuların fısıltıları ve bazı iş çevresi bakışları canını acıttı. “Tesadüf mü? Şans mı?” diyenler, aşkın sessiz emeğini görmüyordu. Hakim yanında durdu: “Onlar kaybeder; biz değil.”
Sonra başka bir sınav geldi. İş arkadaşı Zeynep—güzel, eğitimli, birlikte uzun saatler. Elif’in yüreğinde küçük bir gölge büyüdü. Kıskançlık değil; belki kaybetme korkusu. Zeynep’in kahvede kurduğu cümle, dünyasını salladı: “Hakim beni seviyor.” Hakim’in sessiz kalışı, Elif’in kalbini parçaladı. Elif evi terk etti; gururuyla, yarasıyla annesine sığındı. Ertesi gün, Hakim kapıda, pişmanlıkla: “Yanılmışım. Geçici bir tutkunun peşinden gittim. Gerçek aşk sensin.” Elif kolay affetmedi. Şartlarını koydu: “Şeffaflık. Sınırlar. Sadakat.” Hakim kabul etti, Zeynep defterini kapattı.
Krizi atlattılar ama izleri, birbirlerine daha dikkatle dokunmayı öğretti. Altı ay sonra evlilikleri, sınanmış bir bağın olgunluğunu taşıyordu. Elif kurslarını bitirdi, yeni resimler yaptı; Hakim toplantılar arasında evin küçük sıradanlıklarına âşık oldu. Fatma Hanım’ın sağlığı iyileşti; oğul haberi evi sevince boğdu. “Adını Umut koyalım,” dedi Elif; “çünkü gerçekten umutla büyüdük.”
Bir yıl sonra, Boğaz ışıkları yine suya düşerken, Elif Hakim’in omzuna başını koydu: “Yanlış masaya oturdum o gece.” Hakim güldü: “Ben doğru yerde bekliyordum.” Bazen hayat, en beklenmedik anlarda iki insanı yan yana yazıyor; kader, küçük bir çay bardağının kırılışında bile iş görüyor. Ve o kırık ses, bir ömrün yeni başlangıcına dönüşüyor.